"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Hayat nedir?

Şemseddin ÇAKIR
17 Mayıs 2019, Cuma
Hayatı önemine binaen birkaç cihetten ele almak istiyorum.

Hayatın başlıca iki boyutu var:

1. Canlı hayat boyutu; Bitkiler ve hayvanlar gibi.

2. Ruhî hayat boyutu: İnsanlar gibi.

Hayat insanda da iki kısımda oluşur.  Meselâ; Ana rahmindeki bir bebek 15 haftaya kadar canlı hayat boyutundadır. Bu esnada bütün organlar tamamlanıp insan suretini kazanınca, ruh üflenerek, ancak insan sıfatına ulaşabilir, tabiri caizse bütün aksamı tamam olan bilgisayara program yüklemek gibi... Eğer bir ünitede noksanlık varsa, can mesabesindeki elektriğin olması da çare değildir. Ürünler de hayatı ifâde eder. Yani; aksam ve elektrik ne kadar mükemnel olursa ürünler de, hayat da o derece şahane olur. Demek ruhdan sonra insan hayatı başlamış olur. Böylece hayatı da insan ve canlı hayatı diye ikiye ayırmak gerektiği gibi, buna mümasil; ferdî hayat, içtimaî hayat, dinî hayat, dünyevî ve uhrevî hayatlar da söz konusudur. 

İnsana ruh üflenip, akıl baliğ çağına erdikten sonra, Allah’a (cc) muhatap olup insanca yaşaması icap ederken, birileri bir türlü o canlı veya hayvanî hayattan çıkamaz veya belki çıkmak istemez. 

Demek o da bir gayret ister, onun için Cenab-ı Hak âyet-i kerimesinde “Onlar hayvanlar gibi, belki daha da aşağıdırlar” buyurur ve Bediüzzaman Münâzarât’ta insanın bu manadaki bir hayvanlıktan gelmesinden bahseder.

Şayet meseleye ruh zaviyesinden bakarsak, zaten Cenab-ı Hak “Ey habibim, sana ruhtan sorarlar, de ki ruh Rabbimin emrindendir, insanlara bu meselede ancak çok azı müstesna bilgi verilmemiştir” buyrulduğuna göre, bu manada insanın ruha muttali olması imkânsız, ancak “kendisine hususî ilim verilenler müstesna” buyrulduğuna göre, bu işin künhünü bir tarafa bırakıp özünü anlamaya çalışalım ve onu ayrı bir makale yapalım.

Bir de herşeyin maddeden ibaret olduğunu zannedenlerin akılları gözlerine indiği ve göz de maneviyatta kör olduğu için neticelerini dahi göremeyenler var. Onların anlamasına imkân ve ihtimal yok. Zira “İdraki meali bu küçük akla gerekmez, bu terazi bu kadar ağır sıkleti çekmez”. 

Meselâ; maddeci bir biyoloğa göre hayatı tanımlarsak: “Kimyevî reaksiyon ve bir dönüşümle sonuçlanan ve bazı süreçlerden geçen organik özelliklerdir” diyor. Dikkatinizi çekti ise, bu zavallı failsiz (öznesiz) bir fiilden bahsediyor ve meselenin ne ve nasılında boğulmuş, bir türlü neden ve niçinine geçemiyor. Yani en akıllısını değirmene yoğurt öğütmeye göndermişler, gerisini hesap et kabilinden birşey. 

Allah’ı (cc) zikretmemek için bir sürü lâf-ı güzaf ediliyor. Yani bir gram bal vermek için bir çuval keçi boynuzu çiğnetiyor. Yani fiillerin öznesini ve adresini bir türlü itiraf etmiyor. Eminim sonuç olarak bundan kendisi de bir şey anlamıyor ve sadece karavana atışlar yapıyor.

Filozoflara gelince, zaten onların nakaratı belli. “Tilkinin 99 türküsü varmış, hepsi de tavuk üzerine” denir ya, yani onlar kargadan başka kuş, tesadüften başka iş tanımazlar ve hatta kâinatta tesadüfe tesadüf edilmediğini bile bilmezler. Yani bunlarda da, fail söz konusu değildir. 

Halbuki mantığın temel kuralı failsiz fiilin muhal olduğudur. Şu muhteşem sistemi iradesiz failsiz iddia edenlerin aslında kendilerinde irade söz konusu değil demektir, yani papağan gibi ezberletileni söylüyorlar. Hani inançsız proflar için “Eylesem tutiye talim-i kelimat, sözü insan olur, fakat özü yine hayvandır.” Yani “papağana kelime ezberletsem sözü insan olsa da kendisi yine hayvandır” tabiri kullanılır. İşte bu da bir çeşit hayvanî bir hayattır. İradesi olmayan iradeyi ve idareyi idrak edemez, körün eşyayı idrak edemediği gibi.    Demek onlar da, ezberlerini bozmak istemiyorlar, fakat Bediüzzaman o ezberleri bozarak diyor ki;

“Hayat; Hay isminin tecellisidir. Ve kâinattan süzülmüş bir hülâsasıdır.”  

Cenab-ı Hak; hayatı bizzat kendinin verdiğini, sebeplerle izahın mümkün olmadığını anlatmak için, münkirlerin hayat için muhal gördükleri çürümüş kemikleri kim diriltecek sorusuna karşı, üstelik hiç yoktan yarattığını ve yaratacağını, kışın iskelet gibi kuru ağaçları diriltip hem meyve ve üstelik o yeşilde ateş çıkarttığına dair misaller vererek insan-ı asinin meydan okuyuşuna meydan okuyor ve “size bu âlemi saray yapan Zât’tan kaçamazsınız ve kabre girip rahat yatamazsınız” buyuruyor. (Yasin Sûresi, 80)

Bunun için Firavun önemli misaldir; çünkü Cenab-ı Hak ona ‘Bugün senin canına değil, cesedine necat vereceğim ve seni ibret olarak gelecek asırların sahillerine atacağım” (Yunus Sûresi, 92) buyurarak onun cesedini, Londra British Müzesi’nde âleme teşhir etmiştir.

Bediüzzaman Otuzuncu Lem’a’da: “Hayat nedir? Ve mahiyeti ve vazifesi nedir?” sualini, “Hayat, şu kâinatın en ehemmiyetli gayesi, hem en büyük neticesi, hem en parlak nuru, hem en lâtif mâyesi, hem gayet süzülmüş bir hülâsası, hem en mükemmel meyvesi, hem en yüksek kemâli, hem en güzel cemâli, hem en güzel ziyneti, hem sırr-ı vahdeti, hem rabıta-i ittihadı, hem kemâlâtının menşei, hem san’at ve mahiyetçe en harika bir zîruhu” gibi tanımlarla cevaplıyor.

Konuyla ilgili bir hatıramı da paylaşayım:

Birkaç tıp adamıyla sohbet ederken, Bediüzzaman’ın hayat hakkında bazı sözlerini söyledim. Meselâ, “Hizmetler içinde en güzeli hayata hizmettir” sözü gibi... İçlerinden birisi, yarı espriyle, yarı da gururlu “Hocam farkımızı görüyorsun değil mi?” demişti. Ben de ona “sabret devamı var” deyip “hayata hizmetler içinde en güzeli de, ebedî hayata hizmettir’ deyince, o da “ilahiyatçılar fark attı” demişti. Gerçi bunlar espri yollu lâtifelerdir, fakat her şakada bir gerçek olmalı. İşin gerçeği ise; ebedî hayata hizmet ilahiyatçıların da tekelinde değildir, “El emru bil ma’ruf ve nehy-i anilmünker” bütün mü’minlerin görevidir, yani hayatımızı ona göre tanzim etmeliyiz. Yalnız bunu bugün tahkiki iman tarzında yapmak mecburiyetindeyiz, çünkü bugünün (ahirzamanın fesat ve ceberut döneminde) taklidi veya icmali iman yetmiyor. Allâh’ın hikmeti bu ihtiyaca göre de bu asırda Risale-i Nur telif ettirilmiş. Demek bu hizmeti Risale-i Nur’a göre yapan herkes bu şerefe nail olabilir.

Zira hayat: Bir mayın tarlası gibidir, tabiri caizse sünnetler dedektördür. Sünneti rehber eden kurtulur, yoksa muhal.  

Eğer bir varılabilseydi kulluk şuuruna!      

O zaman anlaşılırdı nelerin kaybedildiği, kula kulluk uğruna!

Okunma Sayısı: 1071
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
    (*)

    Namaz Vakitleri

    • İmsak

    • Güneş

    • Öğle

    • İkindi

    • Akşam

    • Yatsı