"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

İ’caz-ı manevî (1)

Şemseddin ÇAKIR
29 Ocak 2021, Cuma
Kur’ân’ın i’cazı tahrifine manidir.

Halbuki diğer ilâhî kitaplar için böyle bir teminat mevzu değildir. Bu gün nasip olursa otuz ikinci âyeti kerimeyi işleyeceğiz. Ancak bu vesileyle bir notu da, arz etmem gerekiyor.

Not: Geçtiğimiz haftalarda en son işlediğimiz  âyet-i  kerime, yirmi  dokuzuncu âyetin beşinci ilâvesiyken “Neden otuz ve otuz biri atladınız” diye merak edeceğinizi düşünerek bu notu yazmaya lüzum hissettim şöyleki:

Birinci Şuâ’nın başında Üstad Hz. “… Ayrı ayrı tarzda otuzüç âyet müttefikan Risale-i Nur’u remizleriyle gösterdiği hayal meyal görüldü” diye bizzat kendisinin otuz üç âyetin işaretini gördüğünü beyan ediyor. Ancak Birinci Şuâ’daki yer alan, âyetler yirmi dokuzuncu âyete kadar eksiksiz, sıradan geldiği halde, 29’da 7 âyet zikredilerek sanki bitmiş gibi bir intiba veriliyor. Buraya kadar âyetin işaratı tek tek ele alınıp beyan edildiği halde neden yirmi dokuzdan sonrası işlenmemiştir? 

Siz neye göre işleyeceksiniz diye mukadder bir soruya cevap vererek asıl konuma geçmek istiyorum şöyle ki:

Elimizdeki Latince basılmış Birinci Şuâ’da Risale-i Nurlar’a işaret eden Yirmi Dokuzuncu âyet İbrahim Sûresi’nin ilk âyetleri olup, bu şuâ elimizdeki Latince baskıya göre bu âyetlerle hitama erdiği halde, Birinci Şuâ’nın Osmanlıca nüshasında; otuzuncu âyetinin Fussilat Sûresi’nin otuz üçüncü âyeti, otuz  birinci âyet ise Nisa Sûresi’nin kırk üçüncü âyeti, otuz ikinci âyet ise Ahzap Sûresi kırk bir ila kırk yedinci âyetleri olup, otuz üçüncü âyet ise Ali İmran Sûresi’nin onsekizinci âyetidir.

Ayrıca İbrahim Sûresi’nin yirmi dördüncü âyeti Osmanlıca nüshada otuz ikinci âyetten sonra müstakil âyet olarak işlenerek, Kastamonu Lâhikası’nda onun otuz üçüncü âyet olduğuna işaret bulunduğu (Mektup no: 31, bazı baskılarda 32) olarak işaret olunuyor.

Öyle görünüyor ki, Üstad Hazretleri, Latince eserde Osmanlıca’dan farklı olarak gördüğü hikmet ve maslahata binaen yirmi dokuzuncu âyetten sonraki âyetleri Latince Birinci Şuâya koymamış, otuz ikinci ve otuz üçüncü âyetleri kısmen veya tamamen lâhikada derc etmiştir. Biz de müellifin bu tercihine hassasiyet göstererek, burada otuz ikinci âyetin işaratını işlemeye gayret edeceğiz. Nusret Rabbimizden.

Bu gerçeği, merhum Ahmet Nafız Çelebi Ağabeyin Barla Lâhikası’ndaki 280’inci mektubundaki istihracından anlıyoruz, isteyen bakabilir.

Otuz üçüncü âyet ise zaten bizzat Üstadın Kastamonu Lâhikası 32. Mektup da, Otuz üçüncü âyet olarak ifade ettiği âyet, İbrahim Sûresi’nin 24. Âyetidir. Onu da, nasip olursa zamanı gelince işleyeceğiz.

Bu mektubun sonunda Üstad Kastamonu Lâhikası 32. Mektuptaki âyeti kastederek “… bu muazzam âyet otuz üçüncü âyet olmasına bir işaret idi” demek suretiyle otuz üçüncü âyeti ima etmiş oluyor.

Öte yandan Barla Lâhikası’nda yer alan 280 nolu mektup da, Ahmet Nazif Çelebi’nin kaleme aldığı Ahzab Sûresi’nin 41 ve 47. Âyetlere dair istihracı bu takdirde doğrudan Üstadın “hayal meyal gördüğünü söylediği ve Otuz üçe tamamlanan âyetlerden hariç olmalıdır. Ancak şahsî, fakat makbul olan bu istihraç “Hem Birinci Şuânın Otuz ikinci âyeti olarak ve hem Yirmi Yedinci mektubun fıkralarında kaydetmek münasip görüldü” notuyla söz konusu esere derç edilmiştir.

Ahmet Çelebi’nin “Ahzab 41-47 âyetlerini hafızlardan dinleyip Risale-i Nur’a ima ve Remz ve belki işaret diye hissettim“ dediği aynı zamanda Otuz ikinci âyetlerine gelince.

Biz rakama göre bir âyet sanıyoruz, fakat yine o da, yedi âyet olarak karşımıza çıkıyor, biz de, hepsini birden işlesek çok uzun olacağından meal verip kendimce iyi anladığım hususlara dikkat çekip, bilhassa ebcet ve cifirli kısımları nazara vermeye gayret edeceğim. Böylece önce mealen verelim ve genel bir bakış elde edelim.

“Ey iman edenler Allah’ı çok zikredin. Sabah akşam onu tesbih edin. O’dur ki, sizi inkâr karanlıklarından nura çıkarmak için rahmetine eriştirir; meleklerde bağışlanmanız için duâ ederler. Mü’minler için o çok merhametlidir. O’na kavuştukları gün Allah’ın mü’minlere hediyesi selâmdır, hertürlü korkudan emniyet ve selâm müjdesidir. Birde onlar için hoş ve ardı arkası kesilmeyen bir mükâfat hazırlanmıştır. Ey Peygamber! biz seni insanlar için bir şahit, bir müjdeci, bir sakındırıcı, onun izniyle insanları Allah’ın yoluna çağırıcı ve nur saçan bir kandil olarak gönderdik. Mü’minleri müjdele ki, Allah’tan onlara pek büyük bir lütuf ve ihsan vardır.” (Ahzab Sûresi: 41-47)

Görüldüğü gibi toplam yedi âyetten oluşan bu meallerde:

a- Mü’minlerin Allah’ı çokça zikretmeleri ve O’nu sabah akşam tesbih etmeleri emrediliyor.

b- Allah (cc) insanları karanlıktan nura çıkarmak için rahmetiyle tecelli ettiği ve meleklerin bağışlanma diledikleri.

c- Yine Allah’ın mü’minlerin Kendine kavuşacakları gün “selâm” diye esenlik vereceği ve bol mükâfat anlatılıyor.

d- Hz. Peygamberin (asm) insanlara “Şahit, müjdeci, uyarıcı, Allah’ın izniyle kendi yoluna çağıran dâvetci ve “Nur saçan bir kandil” olduğu beyan ediliyor.

e- Peygambere (asm) “Allah’ın mü’minler için büyük bir fazlının, lütfunun. Ve ikramının bulunduğu”nun müjde verilmesi emrediliyor.

Kim bilir daha nice esrar var ve bu âyet-i kerimelerin esrarına vakıf olmak için, Rabbimiz nusretini yar, her iki âlemde bizi bahtiyar etsin!

Bu âyetlerde de, ifade edildiği gibi, Risalet ve dâvete bakan âyetlerin her asra baktığını ve her asırda onların masadakları ve efratları var” diyerek genel ve çok önemli bir kaidenin altını çiziyor. Evet Kur’ân bu kaide ile her asır ve coğrafyada ki, irşad ehline işaret eder ve işaret etmesi onun yüceliği ve kuru yaş her şeyi ihtiva etmesidir. Dolayısıyla Hz. Adem’den kıyamete kadar her fitne ve felâketlerin zirvesi ve hatta kıyametin kopuş sebebi olan ahirzaman alâmetlerine neden işaret etmesin? Yani Risale-i Nurlar eşhası ahirzamanın en mühim eserlerindendir ve merhum A. N. Çelebi herbir âyetin kelime ve cümlelerini ebcet ve cifirle temellendirerek ehli insafın idrakine arz etmiştir.

Ahmet Nazif Çelebi “Bu âyetlerde Risale-i Nur’a ima ve remiz ve belki işaret var diye hissettim” demekle her birerlerini kastediyor ve “âyetler” demekle dahi çoğul olarak kullandığı gibi, birde “belki” tabiriyle de, teyid ediyor zira, Arapçada, belki tabiri kesinlik ifade eder. Yani “bilâkis” demektir.

Madem bu gibi âyetler; her asra bakıyor ve her bir asra da, hükmetmek haysiyetiyle, efratları ve masadakları var… mana-i remziyle; Risale-i Nur gibi, o vazifeyi yerine getiren, eserler ve zatlar; bu gibi âyatın daire-i şümullerine girmeleri, Kur’ân’ın “i’caz-ı manevî”sinin şe’nidir.. belki muktezasıdır ve lâzımıdır.”

“Madem Risale-i Nur, bu acip asırda, müstesna bir surette, âyetin işaret ettiği vazifeyi yapıyor ve manasının daire-i külliyesinde bir ferdidir. Elbette müteaddid emareler ve gizli karineler ile diyebiliriz ki, bu âyette dahi, Birinci Şuâ’nın sair otuz bir âyetleri gibi, Risale-i Nur’a mana-i işariyle bakar.

Şöyleki: “Sizi (mü’minleri) inkâr karanlıklarından Nur’a çıkaran ve rahmetine eriştiren Allah çok merhametlidir. (Ahzab Sûresi: 43) cümlesi, mana-i işarisiyle diyor: “Bin üçyüz yetmişe kadar tecavüz eden en karanlık bir zulüm, en karanlık bir zulmetten sizi, ey ehl-i iman vel-Kur’ân, Kur’ân’dan gelen Nurlar’a ve imanın ışıklarına çıkaran ve isminde “Nur” ve manasında “rahimiyet” bulunan (Risale-i Nur’un dört esasından biri de, şefkattir) ve İsm-i Nur ve İsm-i Rahim’in mazhar’ı olan, bir lem’a-i Kur’âniyeye ve bu asrımıza bakıp ima ediyor.”

Bu paragrafı çok kısa açacak olursak; “Bin üçyüz yetmişe kadar tecavüz eden en karanlık zulüm ve zulmetten” ne anlayacağız?

Benim anladığım şudur: Hicri 1370 (M. 1950) ye kadar, bu millet malûm tek parti tarafından en karanlık zulüm ve en karanlık bir zulmete maruz bırakılmıştır. İşte bu âyet mu’cizane bu zulmet ve vahşete işaret ederek mü’minleri o zulmete karşı ikaz ediyor. İşte o zulmet ve vahşetten bu milleti kurtaran Kur’ân’dan gelen Nurlar’a ve imanın ışıklarına isminde NUR ve manasında rahimiyet bulunan, NUR ve RAHİM isminin mazharı o, lem’a’i Kur’âniye, Risale-i Nur olduğunu, bu asra bakıp ima ediyor.bu hakikat aynen ve bizzat, hem mana ve hem de vakıa olarak sabittir. Çünkü; o kurtuluşun vesilesi olan Bediüzzaman’ın o esnada hayatı, sürgünler ve zindanlarda geçmiş, 1946’lardan itibaren çok partili döneme kısmende olsa geçildiği zaman, Üstad, Demokratları bir vesile olarak görmüş, fakat; dindarların bile kahir ekseriyeti ya rejim korkusu veya yanlış hamaset duygusuyla dalkavukluk eden sun’î dindar olan birini kurtuluş vesilesi görüp ekseriyetle destekledikleri halde (Meselâ: Üstada dost olan; Osman Yüksel Serdengeçti, Eşref Edip ve Büyük Doğucular gibi zatlar bile ve ayrıca siyasal İslâmı temsil eden, Cevat Rifat vs. gibiler ve milliyetçi geçinenlere) mukabil, adeta Üstad tek başına veya, Nur camiası olarak Demokratları desteklemiş ve bu gibi olumsuz şartlara rağmen Allah’ın (cc) lütfuyla kahir bir ekseriyetle Demokratlar iktidara gelmiş. 

Bu işaretlere mazhariyet olarak, o zulümlere son verdiği gibi yeniden şeair-i İslâmın sembolü olan Ezan-ı Muhammediyeyi (asm) aslına kavuşturup Kur’ân kursları ve imam hatipler gibi hizmetlerle bu milleti diniyle tekrar buluşturmuştur.

Okunma Sayısı: 1770
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
    (*)

    Namaz Vakitleri

    • İmsak

    • Güneş

    • Öğle

    • İkindi

    • Akşam

    • Yatsı