Hakikatin en sarsıcı tarafı, bazen dostun tasdikinden ziyade, ona karşı duranların dahi sessiz kalmak zorunda olduğu o kesinlikte gizlidir.
İlk yazımızda mu’cizenin aklî zeminini ve On Dokuzuncu Mektup’un sunduğu sağlam metodolojiyi ele almıştık. Ancak meselenin bir de sosyolojik ve tarihî bir “şahitlik” boyutu var ki, bu durum Risalet-i Ahmediye’nin (asm) doğruluğunu bir güneş gibi ortaya koyuyor.
Tarih sayfalarını araladığımızda görüyoruz ki; Efendimiz’in (asm) davasını ispat eden o harika haller, inananların kalbini ferahlatmakla kalmamış, O’nun mesajını susturmak isteyenlerin dahi iddialarını temelinden sarsmıştır. O dönemin toplumunda en sert muhaliflerin bile bu hadiseler karşısında bir yalanlama ortaya koyamaması, aslında yaşananların ne kadar somut ve inkâr edilemez olduğunun en büyük delilidir. Eğer ortada yaşanmamış bir olay olsaydı, o topluluk bunu anında reddeder ve davanın önünü keserdi; oysa tarihin sessizliği, aslında yaşanmış olanın büyüklüğünü kabul etmektir.
Şakk-ı Kamer, yani Ay’ın ikiye bölünmesi hadisesi bu noktada muazzam bir örnektir. Kureyşlilerin talebi üzerine gerçekleşen bu hadise, sadece o bölgeyle sınırlı kalmamış, tarihin farklı noktalarında da iz bırakmıştır. Bugün dünyanın farklı coğrafyalarındaki tarihî kayıtlarda o geceye dair düşülen notlar ve gözlemler, bu mu’cizenin yerel bir hadise değil, evrensel bir mühür olduğunu ortaya koyuyor. İnsanlık tarihi, doğruluğu üzerinde birleşen binlerce insanın ortak şahitliğine dayanır. Bu insanlar, yalan üzerine birleşmeleri imkânsız olan, dürüstlükleri ve hayat tarzlarıyla topluma yön vermiş şahsiyetlerdir. Bir insanın, kendi toplumu içinde “emin” sıfatıyla kabul görmesi ve ardından gelen o fevkalade hallerin en yakınları tarafından can pahasına savunulması, davanın sadece bir iddiadan ibaret olmadığını gösterir. On Dokuzuncu Mektup bize şunu düşündürür: Şahsiyetiyle güven vermiş bir zatın, en zor anlarda ve topluluklar huzurunda gösterdiği bu nişaneler, O’nun adına konuşan iradenin kim olduğunu açıkça ilân etmektedir.
İslâm’ın ulaştığı bu nakil zinciri, her türlü şüpheyi ortadan kaldıracak kadar hassas ve derin bir süzgece sahiptir. Binlerce insanın aynı anda tanıklık ettiği ve nesilden nesle hiçbir bozulmaya uğramadan aktarılan bu vakalar, insanlığın ortak hafızasına kazınmış silinmez izlerdir. Bir ordunun susuzluğunu gidermek için parmaklarından su akması veya sınırlı bir yemeğin bereketiyle koca bir topluluğun doyması gibi hadiseler, o anın acil bir ihtiyacına cevap veren İlâhî birer rahmet tecellisidir. Eğer bu aktarımlarda bir boşluk olsaydı, tarih bunu çoktan ayıklamış olurdu. Bizler bugün bu hadiselere bakarken, aslında sadece olağanüstü olayları değil, o olayların merkezindeki şahsiyetin temsil ettiği sarsılmaz güveni ve hakikati seyrediyoruz. Neticede bu mu’cizeleri doğru okumak, bir gizemi çözmeye çalışmak değil, tarihin ve aklın birleştiği o açık gerçeği görmektir. Bu imza, on dört asır önce olduğu gibi bugün de her türlü peşin hükmün ötesinde, selim bir kalp ve akılla fark edilmeyi bekliyor.
-Devam edecek-