İslâm tarihinin en fırtınalı dönemlerinden birinde yaşayan, ömrünü Kur’ân hakikatlerinin ispatına ve neşrine vakfeden Bediüzzaman Said Nursî, her anını “Sünnet-i Seniye” dairesinde tanzim etmiş bir dava adamıdır. Onun bütün eserleri, aslında kâinattan gelen suallere Kur’ân’ın eczanesinden sunulan manevi reçetelerdir. Peki, asrın bu büyük mütefekkiri, “Hayatımın gayesi” dediği ve davasına rehber edindiği Resul-u Ekrem (asm) ile bizzat görüşseydi, ona ilk suali ne olurdu?
Asrın Yarasına Manevî Merhem Arayışı
Bediüzzaman’ın telifatına ve hayat kronolojisine bakıldığında, onun şahsî ikbalden ziyade “umumun selameti” üzerine odaklandığı görülür. Dolayısıyla, Peygamber Efendimiz (asm) ile mülâki olduğunda soracağı ilk soru, şahsî bir talep değil, ümmetin düştüğü bu dehşetli “iman zaafiyeti” ve “fen fenalığından gelen dalâlet” üzerine olurdu.
Muhtemelen ilk suali, “Ya Resulallah! Bu asrın fen ve felsefeden gelen şüphelerine karşı, Kur’ân-ı Hakîm’in sarsılmaz burhanlarını kalplere en kısa ve en tesirli yoldan nasıl yerleştirilebilir?” şeklinde tecelli ederdi. Çünkü o, Eski Said döneminden itibaren İslâm dünyasının geri kalış sebeplerini teşhis etmiş, kurtuluş reçetesinin ise ancak “tahkikî iman” ile mümkün olacağını görmüştür. Risale-i Nur’un dört ana esası olan “acz, fakr, şefkat ve tefekkür” yolu, aslında bu büyük sualin ameli bir cevabıdır.
Sünnet-i Seniyye ve Hayat-ı İçtimaiye
Bediüzzaman için Peygamber Efendimiz (asm) sadece bir tarih figürü değil, her an diri olan ve hayatın her alanına nüfuz etmesi gereken bir rehberdir. O, hayatı boyunca “Sünnet-i Seniye’ye ittiba etmeyen, hakikî dindar olamaz” düsturuyla hareket etmiştir. Bu sebeple, huzur-u Risalette soracağı ikinci bir başlık, şüphesiz “iman hizmetinin sosyal hayattaki yansımaları” üzerine olurdu.
Zira ahirzamanın fitneleri içerisinde şahsî ibadetin ötesinde, “adalet-i mahza” (tam adalet) ve “meşveret-i şer’iyye” (şura) gibi toplumsal sütunların nasıl yeniden tesis edileceği onun en büyük sancısıydı. Yeni Asya’nın temsil ettiği “hürriyetçi ve meşveret odaklı” çizgi de aslında bu derin sancının ve o muhtemel sualin bir tezahürü niteliğindedir.
Ümmetin Vahdeti ve Şahs-ı Manevî
Said Nursî’nin “En büyük farz vazifemiz” dediği ittihad-ı İslâm (İslâm birliği), onun dertli ruhunun en mühim gündem maddesiydi. “Müslümanların arasındaki niza ve ihtilafı bitirecek olan ihlâs sırrını, bu enaniyet (benlik) asrında nasıl galebe ettirilebilir?” suali, onun davasının merkezinde yer alırdı.
O, bu sualin cevabını hayatı boyunca “şahs-ı manevî” kavramıyla vermeye çalışmıştır. Ferdi kahramanlıkların yerine cemaatin manevî gücünü ve tesanüdü (dayanışmayı) koyarak, buz parçası hükmündeki enaniyeti o şahs-ı manevî havuzunda eritmeyi hedeflemiştir. Bugün Bediüzzamanın takipçileri, “hizmet-i imaniye” adını verdiği bu büyük yürüyüş, aslında o Nebevî ufka duyulan sarsılmaz sadakatin bir sonucudur.
Velhasıl, Bir Sadakat ve İstikamet Destanı
Eğer bugün onun mirasçıları sağlam bir duruş sergiliyor iseler, bu, o büyük mütefekkirden alınan “Hakkın hatırı âlîdir.” dersinden kaynaklanmaktadır. Kurtuluş, asrın sorularına Kur’ân’ın nurlu pencerelerinden bakabilmekte ve Nebevî ahlakı hayatın her kademesine —siyasetten ticarete, eğitimden aileye kadar—doğru aksettirebilmekte gizlidir. Yeni Asya ekolü, bu kutlu suallerin ve cevapların izinde, hürriyet ve iman davasını omuzlamaya devam etmektedir.
Not: Bu yazı, Risale-i Nur Külliyatı’ndaki genel yaklaşım ve Müellif-i Muhterem’in hayat boyu sürdürdüğü “iman ve Kur’ân hizmeti” perspektifiyle kaleme alınmıştır.