Öncelikli vazife, imana ve Kur’ân’a hizmet olmakla beraber, derecesine göre esasa bakan belki onlarca vazifemiz daha var. Siyaset, adalet, ekonomi, insan hakları, hayvan hakları, yeşili koruma gibi.
Bu doğrultuda, yaşanılan yolsuzluklar, ekonominin kötü olması, gelir dağılımının adaletsizliği ve maaşların açlık sınırının altında olması veya ülkede yaşanılan adaletsizlikler gibi birçok husus var.
Ancak, bunların üzerinde dururken, makul bir ölçünün dışına çıktığında öncelikli vazifeni kaybetmeye başlarsın. Bu işler, zamanının çoğunu aldığında, öncelikli vazifen olan iman ve Kur’ân hizmetini geride bırakmak zorunda kalırsın. Çünkü ona vaktinde, enerjin de kalmaz.
Yaşanılan adaletsizliklerin üzerinde makul ölçülerde durmak gerekir. Ancak bizim asıl vazifemiz bir avukatlık bürosu gibi çalışmak değildir. Bu, bu hususta yaptıklarının yanlış olduğu için değil, ondan çok daha önemli vazifelerimiz olduğundan ve bunun daha başka mahsurları olduğundan dolayıdır.
Çünkü, milyonlarca insanın imanını, ahiretini kaybettiği bu zamanda öncelik karıştırıldığında, muhtaç olan milyonlarca insana ulaşıp, iman ve Kur’ân hakikatlerini götüremezsin.
Dahası istibdat ve zulmün bir tarafını sürekli söyler, daha başkalarının istibdat, zulüm, yanlışlarını söylemezsen, bu da doğru olmaz. Yani yanlışın birisine karşı çıkarken, başka yanlışlara sessiz kalırsan, inandırıcılığını kaybedersin.
Kaldı ki adaleti, zulmü, mazlumu sadece zulmeden tarafından anlatır, mazlumların metod, usul yanlışlarını, onların başka yerlerdeki haksızlıklarını, işin kaderî yönünü anlatmazsan, zamanla mazlum dahi olsa başkalarının yanlış hizmet metodlarını savunur hale gelirsin. En azından insanlar seni öyle görür.

İnsanlar birçok şeyi ayırt edemez, seni ne ile beraber çok görürse, seni onunla irtibatlı, iltisaklı hale getirir. Bu ise hiçbir şeye alet edilmemesi gereken Risale-i Nuru, başkalarına alet etmeye, onlardan zarar görmeye götürür.
İstibdadın, zulmün zirvede olduğu yıllarda, Üstadımız onlara boyun eğmemiştir, ancak onları da fazla gündemine almamıştır. Zulmün devam etmesinin ana sebebi olan milletin ıslahına ömrünü vermiştir.
Çünkü, sabah söyleneni alkışlayanlar, akşam tersi söylendiğinde onu da alkışlıyorsa, adaletsizlik de, zulüm de bitmez. Bir toplumda “meyli istibdat” olduğu müddetçe, birisi gitse bile başkası gelir. “Bir millet hukukunu bilmezse, ehl-i hamiyeti dahi müstebit eder;” bu anlaşılmazsa, istibdat devam eder.
Toplumun temelinde yatan problemler çözülmezse, insanların ellerine tarafgirlik damarını uyandırmadan, birkaç ölçü verilmezse, istersen her gün, her saat istibdat var, adaletsizlik var de, bu neyi değiştirecek, şimdiye kadar neyi değiştirdi?
Değişen fazla bir şey olmamakla beraber, kaybedilenler ise çok fazla oldu. Elimizdeki Nurları değişik sebeplerden dolayı ulaştıramadığımız milyonlarca insan, imanlarını kaybetmekte. Bundan daha büyük bir felâket, bundan daha büyük öncelikli mesele olabilir mi?
Bu doğrultuda, Üstadımız mazlumlara bir nevi avukatlık yaparken, belki yüz kerede, insanların imanlarının kurtuluşu için Risale-i Nur’un onlar için manevî bir dava vekili, yani avukatı olabileceğini söylemiştir.
“Kıymetli kardeşlerim, Böyle dehşetli bir asırda, insanın en büyük meselesi, imanı kurtarmak veya kaybetmek davasıdır. [...] Elbette böyle muazzam bir davayı, şaşırtıcı ve aldatıcı bir zamanda kazanabilmek için bir dava vekili bulmakta… [...] Bu zamanda, böyle bir dava vekilinin, Risale-i Nur olduğuna Risale-i Nur’la imanlarını kurtaran milyonlarca kimseler şahittir.”
(Zübeyir Gündüzalp, Konferans, Ankara-1950)