|
Ali FERŞADOĞLU |
|
Şefkat, mahlûkat, anne ve çocuk |
![]() |
|
Şefkat, aşk ve muhabbetten daha kıymetlidir. Aslında şefkatin bütün çeşitleri temizdir. Ancak, şefkat hakikatinin iyi anlaşılamaması ve Tevhîd nazariyle bakılamaması halinde, kâinatta cereyan eden hâdiseler, şefkat sahibini yaralar. İnsanlığa şefkat, onları içine düştükleri bunalım ve tehlikeli yoldan kurtarmada yardımcı olmak tarzında olabilir. Ki, insanın hemcinslerine karşı göstereceği esas şefkatlerden birisi de budur. “Kalb-i insânîden hürmet ve merhamet çıksa, akıl ve zekâvet, o insanları gâyet dehşetli gaddar canavarlar hükmüne geçirir.” 1 Şefkat kötüye de kullanılabilir. Nasıl masûm hayvanları öldüren canavarlara şefkat göstermek büyük bir zulüm ise, binler Müslümanın hayatını ve ebedî saadetlerini mahveden insanlara taraftar olmak, cezâdan kurtulmalarına duâcı olmak da dehşetli bir vicdansızlıktır. Bu şefkatin sûistimali, tamamen ters istikamette kullanılmasıdır. Kur’ân, insanlığı şefkate dâvet ediyor: “Ona tarafımızdan bir şefkat ve günahlardan temizlik verdik. O da takvâ sahibi bir kul oldu.” 2 “Yine onun âyetlerindendir ki, size hemcinslerinizden kendilerine ısınacağınız eşler yaratmış, aranıza muhabbet ve merhamet vermiştir. Düşünen bir topluluk için elbette bunda Allah’ın varlık ve birliğine, kudret ve rahmetine deliller vardır.” 3 Kur’ân’ın tefsîri olan hadis-i şerîfte şöyle denir: “Merhamet etmeyene merhamet edilmez. Siz yerdekilere merhamet ediniz ki, göktekiler de size merhamet etsin!” Şefkatin sınırları şöyle çiziliyor: “Şefkat-i İlâhiyeden fazla şefkat, şefkat değildir. Zarara kendi rızasıyla girene şefkat edilmez.” Rahmet-i İlâhiyenin bir tecellîsi olan şefkatin en safîsi, şüphesiz ki annelerde bulunur. Yavruları için ruhlarını fedâ ederler. Ancak, hemen işâret edelim, bazan anneler, şefkatlerini yanlış yolda kullanabilirler. Hayatlarının bir parçası olan yavrularını, “ibâdete” zahmet ve sıkıntısından korumaya kalkarlar. Meselâ, “Ah yavrum, ne tatlı tatlı uyuyor, sabah namazına kaldırmayayım, yazık olacak!” derler. Dünyevî soğuktan koruyup, uykusuz kalmasına razı olmayan anne, Cehennem ateşine atılmasına razı oluyor! Şefkat duygusunun sapmasıdır bu.
Dipnotlar:
1- Bediüzzaman Said Nursî, Şuâlar, Y.A.N., Almanya Bask, s. 536. 2- Kur’ân, Meryem Sûresi, 13. 3- Age, Rum Sûresi, 21. 12.12.2010 E-Posta: [email protected] [email protected] |
|
Yasemin GÜLEÇYÜZ |
|
Kız kardeşlik bilinci üzerine… |
|
|
İLÂHÎ DONANIMLAR Duyguların ifade edilmesi ve paylaşımı noktasında kadınların erkeklerden daha başarılı olduğu, bilimin de tesbit ettiği bir gerçek. Geçtiğimiz yıllarda yapılan araştırmada biri kadınlardan, diğeri erkeklerden oluşan iki denek grubuna onlarca fotoğraf gösteren bilim adamlarının “Sizce bunlardan kaç tanesi üzgün?” sorusunu yönelttiğini okumuştum. Erkekler sadece ağlayanların üzgün olduğunu ifade etmişlerdi. Kadınlarsa yüz ifadelerinden de yola çıkarak gerçek sayıya çok yakın bir tahminde bulunmuşlardı. Duygularını ifade etme ve paylaşma noktasında, kadınların erkeklerden çok daha başarılı olduğu gerçeğini, küçücük kız çocuklarında bile müşahede etmek mümkün. Zaten kız bebeklerin daha anne rahminde iken ileride konuşmada kullanacağı çene kaslarını erkek bebeklerden fazla hareket ettirdiği ilmî bir hakikat… Uzun lâfın kısası; kızların ve erkeklerin İlâhî donanımları farklı. Bir elmanın iki yarısı gibi, birbirlerini tamamlayacak tarzda duygularla, lâtifelerle, kabiliyetlerle donatılıp dünyaya öyle gönderilmişler.
GÜÇLÜ ZAYIFLAR Tezat bir başlık gibi görünse de doğru. Erkeğe nazaran daha zayıf yapıda olan kadınlar güçlü olmanın yolunu bulmuşlar: Ekip hâlinde hareket etmek… Kadınların birlikte hareket etme ve ekip kurma noktasında yapılarından gelen bir yatkınlık olduğu Risâle-i Nur’un satırları arasında ifade edilmekte. Bediüzzaman Hazretleri bunu “Zayıfların cemiyeti ve şahs-ı mânevîsi kavî olur” formülü ile açıklar. Bu formülü hayvanlar âleminde yaptığı tefekkürlerle destekler. Aynı hakikatin insanlar âleminde de geçerli olduğunu anlatır. Avrupadaki, cins-i lâtiflerin Hürriyet-i Nisvan Cemiyetini komiteler içinde en şiddetli ve tesirlisi olarak delil gösterir. “Aslanlar güçlerine güvendikleri için tek yaşarlar, ittifaka ihtiyaç duymazlar. Tilkiler ve yabanî keçilerse kurt saldırılarından korunmak için sürüler hâlinde yaşarlar.” (Bediüzzaman Said Nursî, Lem’alar, 20. Lem’a, s. 381, Yeni Asya Neşriyat, Eylül 2005)
KIZ KARDEŞLER MUTLU EDER ABD’de yapılan bir araştırma kız kardeşleri olan ergenlerin “Çok mutsuzum, üzgünüm, depresyondayım” ya da “Kimse beni sevmiyor” gibi duygulara daha az kapıldıklarını gösteriyor. Araştırma neticeleri “Bir kız kardeşe sahip olmak sizi daha mutlu yapar” başlığı ile bir makalede yayınlanmış. Bu konuda yapılan diğer çalışmaların da benzer sonuçlarla neticelendiğini okuyoruz. Meselâ İngiltere’de psikiyatrların yaptığı araştırma, en az bir kız kardeşle büyüyen gençlerin daha mutlu ve daha iyimser olduklarını gösteriyor. Yaşlı yetişkinler arasında da aynı neticeler söz konusu. Erkek kardeşler ise duyguların ifade edilmesi ve paylaşımı noktasında daha tedirgin ve ketumlar. (The New York Times- Sabah, Bilim ve Teknoloji, 7 Kasım 2010) İlginç değil mi? Bunun sebebini Bediüzzaman Hazretlerinin yukarıdaki tesbiti sizce de çok güzel ifade etmiyor mu?
ŞEFKATLİ VE NEZİH BİR YAKLAŞIM: HEMŞİRELERİM! Bediüzzaman Hazretlerinin “Bu zamanda hanımlar gençlerden daha ziyade bir rehbere muhtaçtır” ihtarıyla kaleme aldığı Hanımlar Rehberi’nde kullandığı hitap şekli “Hemşirelerim!” yani “kız kardeşlerim!” ifadesidir. “Aziz hemşirelerim, ahiret hemşirelerim…” ifadelerini sıklıkla kullanır. Sadece bu yaklaşım bile âlemlere rahmet olarak gönderilen Kur’ân-ı Kerim’in, Peygamberimizin (asm) kadına bakış açısını da tek kelime ile anlatır: Şefkatli ve nezihtir. Günümüzün Cahiliye döneminden farklı olmayan kadına bakış açısında “Hemşîrelerim!” hitabı gönülleri okşar ve fetheder. Yaradılış gayesinden uzaklaşmış, kadını mal olarak gören bir cahiliye toplumunu ıslâh etme ve yeniden yapılandırma noktasında Kur’ân ve Sünnetten kaynağını almış “kızkardeşlik bilinci”ne ihtiyaç vardır. Kız çocuklarını diri diri toprağa gömen vahşî bir toplumun, karıncaya bilerek zarar vermeyen bir hâle geldiği Asr-ı Saadet buna en güzel örnek değil midir? 12.12.2010 E-Posta: [email protected] |
|
Hüseyin GÜLTEKİN |
|
Yemek yeme âdâbı |
|
|
Hoş olmayan âdet ve alışkanlıklar, tıpkı sârî hastalıklar gibi insandan insana bulaşmaya hız kazanarak devam ediyor toplumda. Cemiyetteki yozlaşmanın bir sonucu olarak, hemen bütün insanları etkilemekte olan, dinde yeri olmayan bu âdet ve alışkanlıkları önemsemeyen insanlar bir tarafa, dîni hassasiyetleri bulunan bir çok insanın dahi, çoğu zaman—belki de farkına varmadan—bu hoş olmayan alışkanlıklara alıştıklarını ve serbestçe yaptıklarını esefle görüyoruz. Belli duyarlılıkları, haklı hassasiyetleri bulunan ve oldukça dindar bazı insanların da günlük yaşantılarında çoğu zaman farkına varmadan en azından sünnet-i seniyyede yeri olmayan bazı hâl ve hareketler içinde olmaları câlib-i dikkat bir hâl olsa gerek. Meselâ toplumda çoğu insanın dikkate almakta gerekli duyarlılığı gösteremediği örneklerden birisi de sofra âdâbı... Bilindiği gibi, sofra âdâbını, yemek yeme şekil ve biçimini de Peygamber Efendimiz (asm) tarif ve tavsiye etmiştir ki, buna da sünnet-i seniyye diyoruz. Ehl-i din bu güzel âdetlere riâyet ederek, âdetini ibadete çevirmiş olur. Riâyet etmeyen de, böyle bir sevaptan mahrum olmuş olur. Acı bir gerçektir ki, ehl-i dinin küçümsenmeyecek bir kesimi ya yemek yeme âdâbını bilmiyor veya en azından hafife alıp önemsemiyor. İstisnaları olmakla beraber çoğu insan, yemek yeme âdetinin aynı zamanda Mün’im-i Hakiki’yi (Gerçek nimeti vereni) hatıra getirmeyi gerektirdiğini, yemek yemenin keyfî bir işin ötesinde bir kaide ve âdâbının bulunduğunu; bu kaide ve âdâbı da Efendimizin (asm) en güzel şekilde tarif ve tavsiye ettiğini; bunlara riâyet edildiğinde, yemek yeme işinin beraberinde bir ibadeti, bir sevabı netice verdiğini bilmiyor, bilenler de bu işi ciddiye almıyor maalesef. Buradan hareketle, yemek yeme âdâbının bazı kurallarını hatırlamaya çalışalım: * Yemekten önce ve sonra elleri yıkamalı ve unutanlara da hatırlatma niyetiyle yemeğe sesli bir şekilde besmele ile başlamalı. * “Yemeğin bereketi ortasındadır” hadisinin işaretini göz önünde bulundurarak, yemeğin bereketinin devamı için, yemeğe önümüzden başlayıp devam etmeli. * “Yiyiniz, içiniz, fakat israf etmeyiniz” emr-i İlâhîsini göz önünde bulundurarak, ihtiyaçtan fazla yemekten kaçınıp, yemeğin zayi olmamasına dikkat etmeli ve “tıka-basa” yemekten kaçınılmalı. * Sağ el ile yemeli, sol el ile yemekten kaçınmalı. Ekmeği bir bütün hâlinde tutup ısırmamalı, yemekten sonra ekmek ile ağız silinmemeli. * Yemek esnasında sofrada tiksindirici söz, hâl ve tavırlardan kaçınmalı. * Yemeği çok acele yememeli, ağızda iyice çiğnemeli, başkalarının yeme şekline bakmamalı. * Suyu bir nefeste değil; emerek, üç nefeste içmeli. * Yemeği yerken, bu nimetleri bize veren Mün’im-i Hakiki’yi tefekkür etmeli, yemekten sonra yemek duâsı yapılmalı. Böyle yaparsak hem mide ihtiyacımızı görmüş olur; hem de bir nev'î ibadet yapmış oluruz. Yani yemek yeme âdetimizi ibadete çevirmiş oluruz. Görüldüğü gibi sofra âdâbını yerine getirmek öyle zor bir iş de değil. Bize basit ve önemsiz gibi görünen, çoğu zaman da ülfetle ciddiye almadığımız, fakat aslında her ehl-i din için kayda değer bir iş olan sofra âdâbına gereken önemi vermekte fayda var. Çünkü bu âdâbı yaşamakla, Efendimizi (asm) taklit etmiş oluyoruz; ve bunun sonucunda da âdetlerimizi ibadete tebdil etmiş oluyoruz. Bu konuyu nazarlara sunmaya beni sevk eden sebep; maalesef ehl-i dinin büyük bir kesiminde müşahede ettiğim, bu meseleyi kayda değer görmeyip, hafife almaları oldu. Dinî hassasiyetlerini bildiğim bazı insanların dahi farkında olmadan sofra âdâbında gösterdikleri ihmalkârlık veya boşvermişlik vesilesiyle bu konuyu derhatır etmeyi uygun buldum. 12.12.2010 E-Posta: [email protected] |
|
Süleyman KÖSMENE |
|
Bitmeyen gündemimiz: Şükür |
![]() |
|
Yasemin Hanım: “Hamd etmek ve şükretmek lâfızları arasında nasıl bir fark vardır? Hamd ile şükrün, derinliğine izahını yapar mısınız? Hangisinin daha geniş, hangisinin daha hususî kaldığının açılımını yapmanız mümkün mü?”
Hamd sözlükte kadir ve kıymet bilmek, takdir etmek, tebrik etmek, sena etmek ve övmek; şükür ise teşekkür etmek, iyiliklere karşı memnuniyet göstermek, memnun olduğunu bildirmek ve hissettirmek, iyiliği iyilikle karşılamak, bir şeyin karşılığını vermek mânâlarında kullanılmıştır. Istılâhta ise; kulun, Allah’ın ihsan ve iyiliklerini takdir etmesi, memnuniyet göstermesi, Allah’ın kadir ve kıymetini bilmesi, Allah’a iyiliklerinden dolayı dili ile kalbi ile ve beden azaları ile teşekkür etmesi, Allah’ın iyilikleri karşısında Allah’a minnet duyması demektir. Kâinata dikkat edilse, kâinatın teşkilâtının şükrü netice verecek tarzda tanzim edildiğinin görüleceğini bildiren Bedîüzzaman Hazretleri (ra), kâinat fabrikasının çıkardığı mahsulâtın en âlâsının şükür olduğunu, yani kâinatta zerrelerden kürelere kadar her ne varsa, her bir şeyin şükre baktığını, şükre dönük olduğunu kaydediyor.1 Cenâb-ı Allah Kur’ân’da bizi şükre dâvet ediyor. İşte örnek âyetler: “Ölü arzda bir âyet vardır: Biz onu diriltiriz ve oradan onların yiyecekleri taneler çıkarırız. Oraları hurma ve üzüm bahçeleri ile donatırız ve aralarından birçok pınarlar fışkırtırız. Elleriyle yaptıkları da dâhil olmak üzere, meyvelerinden yesinler diye! Hâlâ şükretmezler mi?” 2 “Şükredenleri mükâfatlandıracağız.” 3 “Rabb’iniz: ‘Şükrederseniz, muhakkak arttıracağım! Nankörlük ederseniz, muhakkak azabım çetindir’ diye bildirdi.” 4 “Allah’a ibadet et ve şükredenlerden ol!” 5 Cenâb-ı Hak, Kendi Yüce Zatını da “Şekûr” ve “Şâkir” isimleriyle isimlendirmiştir. Bu güzel isimlerle anlıyoruz ki Cenâb-ı Hak, kulunun zerre miktar da olsa 6 yaptığı hayrı, hasenâtı ve iyilikleri asla yok saymıyor, asla görmezden gelmiyor, asla küçümsemiyor, asla hafife almıyor; mutlaka değerlendirmeye tâbi tutuyor ve eksiksiz mizana koyuyor, kuluna teşekkür ediyor. Öyleyse kendimize bir kere soralım: Cenâb-ı Hakk’ın; sırf kulunun lehine ve çıkarlarına sonsuz imkânlar, iyilikler, ihsanlar, nimetler, rızıklar, güzellikler yaratması ve hepsini kuluna tahsis buyurması; varlıkları ve kâinatı yaz-kış âdeta bir nimetler ve güzellikler armonisi halinde sunması karşısında kulu ne yapmalı? Nasıl karşılık vermeli? Bu nimetlerin ve nimetler içindeki İlâhî iltifatın kadir ve kıymetini bildiğini nasıl göstermeli? Allah’a nasıl şükretmeli? Bütün kâinatı ve mahlûkatı senin imdadına ve ihtiyaçlarına tahsis eden Cenâb-ı Hakk’ın hiç seni bilmemesi, tanımaması ve görmemesi mümkün mü, tarzında yönelttiği soruyla insanı düşünmeye sevk eden Bedîüzzaman Hazretleri (ra), devamla; “Madem seni biliyor, rahmetiyle bildiğini bildiriyor; sen de O’nu bil, hürmetle bildiğini bildir.” 7 diyerek şükrün de, hamdin de aslında temelde Allah’ı bilmekle başladığını hatırlatıyor. Yarın, inşallah devam edelim.
DUÂ Ey dünyanın ve âhiretin Rabbi! Ey Cennetin ve Cehennemin Rabbi! Ey Peygamberlerin ve hayırlıların Rabbi! Ey sıddîkların ve iyilerin Rabbi! Ey küçüklerin ve büyüklerin Rabbi! Ey dânelerin ve meyvelerin Rabbi! Ey nehirlerin ve ağaçların Rabbi! Ey sahrâların ve çöllerin Rabbi! Ey kölelerin ve hürlerin Rabbi! Ey açığa vurulanların ve gizlenenlerin Rabbi! Ey gecelerin ve gündüzlerin Rabbi! Sen bütün kusurlardan, aczden, şerikten ve noksan sıfatlardan münezzehsin. Senden başka ilâh yoktur ki, bize imdât etsin. Bize eman ver. Senden eman diliyoruz. Bizi Cehennem azabından kurtar! Âmîn...
Dipnotlar:
1- Mektûbât, S. 348. 2- Yâsîn Sûresi, 36/33-35. 3- Âl-i İmrân Sûresi, 3/145. 4- İbrâhîm Sûresi, 14/7. 5- Zümer Sûresi, 39/66. 6- Zilzal Sûresi, 99/7. 7- Lem’alar, S. 100. 12.12.2010 E-Posta: [email protected] |
|
Saadet BAYRİ |
|
Kaderci olmak |
|
|
Kış aylarında hissettiğim en derin şey acizlik. Esen bir rüzgâr, sert yağan bir yağmur ve şimşek… İnsanı ister istemez tedirgin edip, bütün dünyaya hükmedenin varlığını iliklerine kadar hissediyor. Şimdi bunu bilmiyor muydun? Tarzı bir takılma olabilir ancak bilmek yaşamak için yeterli olmuyor. Yaşanılanlar bildiklerimizle doğru orantılı ilerlemiyor. Bundan olsa gerek, “yağmurlu havalarda daha çok duâ ediyorum” diyor, karşı komşu. “Şimşek çakınca hemen Kur’ân okuyorum diyor” bir diğeri. Sıradan hayatlarında Fatiha okumak bile akıllarına gelmeyen bu insanların, hava bozunca Kur’ân ile hemhal olmaları güzel bir ayrıntı. Kişinin ne olursa olsun, gücünün bir işe yaramadığını fark etmesi ve fark etmekle kalmayıp, yaratıcısına halini arz edip ona güvenmesi de bu durumda dikkate değer bir durum. Hiçbir şeyin kendiliğinden olmadığını bilmek ve en korkulu anlarda ona sığınmak, en lezzetli anlardan birisi. İnsan kendine gizlice diyor ki, -hiçbir şey sebepsiz ve boşu boşuna değil-. Bu hava şartlarının ipi birinin elinde ve isterse şimdi her şey normale dönebilir. Yaptıklarımız lisan-ı halimizle bu durumu anlatıyor. Birde normal yaşantımız da bu hale bürünebilsek, o zaman hayat daha rahat ve çekilir olur. ** Birçok kararımızın neticesi olumsuz çıkınca, önce kendimizi ve sonra işimize azda olda dahil olan birçok kişiyi suçlayıp dururuz. Sonuç koca bir huzursuzluk hali. Ölmek istemek, ama ölememek gibi bir durum. Oysa tıpkı havaların durumunda olduğu gibi, her şeyi idare edenin olduğunu bildiğimiz gibi yaşasak, biraz daha yaşanılır kılarız günümüzü. Sanırım kaderci olmak dedikleri bu olsa gerek. Elinden geleni yapıp, gerisine yani sonucuna karışmamak. Her ne olursa olsun, “Vardır bir hayır.” diyerek ilerleyebilmek. Bu yazdıklarımı bilmeyenimiz yok. Ama uygulayan bir elin parmağını geçmez. Bir ara bir programda; Doğuda ki insanların psikolojisinin daha iyi olduğunu ve daha mutlu olduklarını anlatıyordu. Ayrıca Batıda ki insanların stres denilen hastalıkla mücadele ettikleri ve hayatlarını her geçen gün dahada zorlaştırdıklarını belgeleriyle gözler önüne seriyordu. Sebep ise ilginç gelmişti. Doğuda ki insanlar kaderci olmalarının karşılığını alıyorlardı. Ellerinden geleni yaptıktan sonra, netice alamayınca “Vardır bir hikmeti” diyerek üzülmüyorlarmış. Batıda ki insanlar ise, sonuç ne olursa olsun hep didikleme hep didikleme. Neden böyle oldu, neden şöyle oldu. Acaba daha çok uğraşsam, daha mı iyi olurdu? Tarzı kaygılar… Velhasıl bilmekten ziyade, her zaman bildiğini yaşamak evlâdır. Vesselâm… 12.12.2010 E-Posta: [email protected] |
|
Banu YAŞAR |
|
Kalbinin tesellisini aramak |
|
|
Ey bütün bildiklerimin gerçeğini yanında saklayan, Ey kapattığım bütün pencerelerime kapılar açan, Ey sesimi duyan, Ey unuttuğum duâlarıma bile cevap veren, Ey kendimi bile zor taşırken, elimden tutup uçuran, Ey vazgeçmeyen, Ey teselli etmeyi en iyi bilen. Aldığını tesellisiyle birlikte veren Vermeyi dilediğini kuluna da istettiren Ey gitmeyen, hep gelen Ey seven ve sevdiren Kalpleri evirip çeviren, istediği şekle koyan Ey bütün sırlı isteklerimin aşikâr bilicisi Ey bütün yaralarımın şefkatli şifacısı Teselli et beni… Teselli ver yüreğime Sen beni bırakmazsın buralarda bilirim… Ey bütün yalnız anlarımın, En zavallı taraflarımın, Bütün garip yanlarımın sahibi… Tesellim Sen ol, Sen bil en derin yaralarımı, Sen ört kapatamadığım bütün kapılarımı, Kilitle yalanlarıma açılan pencerelerimi, Bitir bitmeyen huzursuzluğumu, Dindir susuzluğumu, Teselli et beni… Bana teselli ver Tesellinle sevindir beni Bırakma beni kendi susuzluğumda Bul beni, ben kendimi kaybetmeden önce Bırakma beni kendi kayıplarımın karanlığında Tesellinle aydınlığa çıkar beni… Sadece bir ip at dipsiz kuyularıma, Bir ses yolla ıssızlığıma, Teselli et beni… Tesellinle sevindir beni ne olur… 12.12.2010 E-Posta: [email protected] |
|
Selim GÜNDÜZALP |
|
Nasibimizde, bu yüzyılda yaşamak da varmış… |
|
|
- Her şeyi satın alabilirsin, ama bir ânı asla… -
Ne yapalım, nasibimizde bu asırda yaşamak varmış. Gece yarısı, odamda bir karasinek. Sesinden irkiliyorum. Dışarı çıkarmak çok kolay oluyor. Odadaki ışığı açıyorum, sonra yan odadaki. Karanlığı sevmiyor, ışığa koşuyor. Ama gittiği oda soğuk. Sinek, ince bir tuzağa düşüyor. Biz de o tuzağın içindeyiz bu asırda. Işıltılı vitrinler, ağır mobilyalı odalar, evler, bir mahalleye yetecek kadar tabak - çanak… Hâsılı dünya mâmur, mezar vîran… Bu hâlden sızlanmaya hakkımız yok. Kendim ettim kendim buldum misali... Nefsimiz sinek gibi hep ışıltılı, pırıltılı eşyayı takip ediyor. Ama ışığı yakan kim? Bunu fark edemiyor. Sinek de bilmiyordu zaten, ne fark eder? Korkuyorum. Günlerin birbirine benzer hâle gelmesinden korkuyorum. Asya’dan Avrupa’ya, Amerika’dan Afrika’ya kadar, yalnızız ve bîçareyiz. Yedi milyara yaklaşan insan, sanki her akşam kırılıp tuzla buz olan bu dünyayı, her sabah o dağılan parçaları bir araya getirip yeniden yapmak üzere yollara düşüyor. Mâsum çocuklar seher vakti kreşlere, okullara gönderiliyor. Herkes birbirini yolcu ediyor. Önemli işleri olduğunu bilen birileri yok değil; onlar hep var. Abdestsiz yola çıkmayan, bir yudum suyu bile besmeleyle içen, “Allah’ım! Bugün de güzel bir gün yarattın bize. Şükürler olsun!” deyip, bir odadan diğer odaya zor arşınlayan pîr-i fâniler de var. Dünya mü’mine gurbettir. Bilenler de var. Korkuyorum, günler birbirine benziyor diye. Tepelerin ardından bir daha gün doğmayacak diye korkuyorum. Ezanlar okunuyor, ama duyulmuyor diye korkuyorum. Küçük adımlarla, o minicik boyumuzla, kendi yapıp ettiklerimizle bir gün karşımıza dikilecek olan koca bir tarihi yazıyoruz. Eşyanın değişmesiyle keşke biz de değişebilseydik. Evimizi boyarken, odalarımızı boyarken, keşke ruhumuzun da rengini Allah’ın boyasıyla boyasaydık. O zaman kerpiçten evlerin, toprak damlı viranelerin gülen yüzleri, bir günlüğüne de olsa misafirimiz olacaktı. Arsız apartmanların, sefer tası gibi kat kat yükselen gökdelenlerin, güneşle aramıza girenlerin ve bizi ezip geçenlerin ettikleri az mıdır bize, az mıdır sizce? Damarlarımıza kadar zerk edilen, bilmem kimi, hangi yarışta, hangi malda, hangi alkışta geride bırakmanın çabası değer miydi bu dünya için? Güneş her sabah kapımızı çalıyor. “Tık tık...” Ve her sabah o asırlar önceki soruyu tekrarlıyor, soruyor bize. Yûnus’a sorulduğu gibi… “Buğday mı istersin, hikmet mi?” Her defasında buğdayı seçiyoruz ve delik bir heybeyle ertesi sabaha, tekrar yalvarmak için aynı noktaya geliyoruz. İmkânların çoğalmasını, maaşlarımızın artmasını istiyoruz ama bereketin artmasını bir türlü talep edemiyoruz. Haksızlık etmeyelim. Beş lirayla gül gibi gün geçirenlere haksızlık etmeyelim. Onlar da var bu dünyada. Hatta daha azıyla yetinenler de… Nasıl geçindiklerini onlara sorun. Mutluluk eşyayla, parayla, mobilyayla, arabayla olsaydı ve alınsaydı eğer, şüphesiz onlar dünyanın en mutsuz insanları olurdu. Ama hiç de öyle değil… Bir cami çıkışında yüzlerini seyredin isterseniz onların; ne demek istediğimi anlarsınız. Küçücük penceresinden beş tabaklık çorbanın bir tabağını yan komşuya, bir yaşlı teyzeye götürüp vermeden içleri rahat etmeyen çok insan var. Haksızlık etmeyelim. O bir tas çorbayı götürürken yüzlerini bir seyredin onların; ne demek istediğimi anlarsınız. Cebindeki üç şekeri yolunun üzerindeki üç çocuğa pay etmek için fırsat kollayan ihtiyarın yüzünü seyredin. Mutluluğun tarifini boşuna kitaplarda aramayın. Yokluğundan ıztırap duydukları hiçbir şey yoktur onların hayatlarında. Onlar için, Allah vardır. Kur’ân vardır, Resulullah vardır. O sevgi, o aşk yeter de onlara artar bile. Taşar da nuranî bir sel olur. Yaşadıkları bölgeye rahmet iner. Rahmet olur onlar. Korkuyorum bu insanların sayısı azalacak diye. Korkuyorum, gün onları görmeden doğacak diye. Kurulsun şöyle gönlümüzce Halil İbrahim sofraları. Etrafımıza ördüğümüz sahte hayatın, taklitlerin yıkılsın şöyle bir saltanatı. Eşyaları silelim hiç olmazsa bir odadan. Eşyalar çoğaldıkça dostlar azaldı çünkü. Bir minder bile istemezdi dost yüreği. Koskoca bir hediyeyle gelirdi: Allah rızası… Bereketiyle gelirdi. Boşaltalım eşyaları hiç olmazsa bir odadan. O misafir odalarını, hiç olmazsa onları evin misafirlerine bırakalım. Çocuklara, yakın dostlara… Gene ihtiyarlar o odalarda oturup konuşsun, anılarını anlatsın. Çocuklar onlardan güzel öyküler, masallar dinlesin. Sonra bir çay gelsin, limonlu. Yanında bir küçük simit. Ardından iki elma. Biri kalsın. Biri hiç kesintisiz soyulsun o narin ellerde upuzun bir kurdele gibi. Ve çocuk, şaşkın bakışlarının altında: “Dede, ne güzel oldu!” desin. Korkuyorum. Bu güzellikler her an gelip kapımızı çalıyor da, yoksa açmıyor muyuz? Yoksa onlar bizlere darılıp bir yerlere mi gittiler hiç gelmemek üzere? Yıldızların düştüğü yerlere mi gittiler? Arthur Rimbaud bizimle bu duyguyu paylaşıyor hemen. Şöyle diyordu: “Yalnızca ilâhî bir sevgi, bilginin anahtarını teslim eder. Daha geçenlerde, yine eski zaman şöleninin anahtarını aramayı düşündüm. Böylelikle belki de iştahım tekrar yerine gelir diye.” Sizi biraz meraklandıralım: ‘Bu anahtar neymiş acaba?’ diye araya girelim hemen. Arthur Rimbaud sözünü tamamlasın: “Bu anahtar, komşuyu sevmektir.” Komşu niçin sevilir ki? Sevmek, Allah “Sev” dediyse güzeldir. Komşuyu komşuya bu kadar yakın eden mesaj, ne güzeldir… Kölelik kalktı diyorlar ama inanmayın siz. Ruhlardaki kölelik, eşyaya bağımlılık, yollara, arabaya bağımlılık, telefonlara bağımlılık, televizyona bağımlılık, maalesef modern bir köleliğin işaretleri oldu yaşadığımız yüzyılda. Ne yapalım… Bizim de payımıza böyle bir yüzyılda yaşamak düştü. Korkuyorum günlerin kıymetini bilmeden yaşamaktan. Korkuyorum günlerin birbirine benzemesinden. Birbirine benzer günleri aynı şekilde yaşamaktan korkuyorum. Açıyorum kırmızı kaplı kitapları ve bir cümle gözüme ilişiyor, yönümü değiştiriyor: “Ey nefis! Bil ki dünkü gün senin elinden çıktı. Yarın ise senin elinde sened yok ki, ona mâliksin. Öyle ise hakikî ömrünü, bulunduğun gün bil. Lâakal günün bir saatini, ihtiyat akçesi gibi, hakikî istikbal için teşkil olunan bir sandukça-i uhreviye olan bir mescide veya bir seccâdeye at. Hem bil ki: Her yeni gün, sana hem herkese, bir yeni âlemin kapısıdır.” (Sözler, 246) *** İzninizle aradan çekiliyorum; Mevlânâ’nın duasına yer açıyorum: “Ey âlemin yaratıcısı! Kasvetli, kararmış, katılaşmış, adeta taş gibi olmuş olan kalbimizi mum gibi yumuşat! Feryâdımızı ve âh-u vahımızı hoş eyle ki, rahmetini celb etsin, çeksin. Bizi köle gibi kullanan bu serkeş nefisten bizi satın al. O nefis bıçağı kemiğe dayandı. Zulmü canımıza yetti. Yâ Rabbi! Sana ne arz edeyim? Çünkü Sen gizli ve açık her şeyi bilirsin. Rabbimiz! Sana kavuşacağımız, seninle buluşacağımız gün, bizi nurlandıkça nurlandır. Rabbimiz! Günahlarımızı affet, bize mağfiret elbisesi giydir. Rabbimiz! Bizim insanlarla aramızda olan dargınlıklar, kırgınlıklar ancak bedenimiz yüzündendir. Rabbimiz! Şu beden duvarının ötesindeki dostluk bahçesi, aşk bahçesi ne de güzel bir bahçedir, ne de hoş bir bahçedir. Rabbimiz! Şu duvarı kaldır da aradaki engel, aradaki düşmanlıklar yok olsun. Rabbimiz! Gerçekten de günahlarımız yüzünden Senden utanıyoruz ve Senden özür diliyoruz.” 12.12.2010 E-Posta: [email protected] |
|
Mehmet KARA |
|
“Bir avuç gürültücü!” |
![]() |
|
Wikileaks belgeleri ile ilgili tartışmalar devam ediyor. Kemal Kılıçdaroğlu ile Tayyip Erdoğan arasındaki polemik de bitecek gibi de değil. Kılıçdaroğlu’nun, “Yüreğin yetiyorsa gidin İsviçre bankalarından ‘Recep Tayyip Erdoğan’ın bankalarımızda hesabı yoktur’ yazısı alın” sözlerine Erdoğan sert karşılık verdi: “Yabancı bir diplomat, senin ülkenin Başbakan’ına, milletvekillerine iftira atacak, sen de bundan medet umacaksın. Bunlar ‘kılavuzu karga olanın…’ derler ya… Doğru kılavuzu bir türlü bulamadılar...” Aynı belgelerde CHP için de, “Merkez soldaki ana muhalefet CHP, bir avuç gürültücü elitistten fazlasını oluşturmuyor” denilmişti. Aradan geçen süre içerisinde bu cümle ile ilgili herhangi bir eleştiriye şahit olmadık. Acaba CHP bu ifadeleri kabul etmiş mi oluyor? Yoksa üzerini örtüp unutturmaya mı çalışıyor? Wikileaks belgelerinden konu açılmışken, Tayyip Erdoğan bu haftaki grup toplantısında, CHP’nin daha önce Wikipedi internet sitesinin yazdıklarına inandığı, şimdi de bu belgelere sarıldığını anlatırken, bıyık altından gülerek, “Bari adlarını değiştirip wikiCHP yapsınlar” demişti. Peşinden de, Yabancı bankalarda param varsa bütün parayı CHP’ye bağışlayacağım” demişti. Buna cevap gecikmedi, Kılıçdaroğlu, “Recep Bey, kulakların iyi duysun, CHP’nin kirli paraya ihtiyacı yoktur, haram paraya ihtiyacı yoktur” diye sert bir cevap vermiş oldu. Bu belgeler yavaş yavaş yayınlanırken iç politikaya yansımaları da çokça olacağa benziyor. ««« TOPLA, BÖL, ÇIKART… Devlet Bahçeli’nin birbirinden ilginç matematik hesapları mevcut… Partisinin kuruluş yıldönümü olan 9 Şubat 2009 tarihinden yola çıkarak ne zaman iktidar olacaklarının hesabını yaparken herkesi hayrete düşürmüştü. O hesabı bir hatırlayalım. “Tarih yazıyorsunuz 09.02.2009. 2009’u yazarken 2 sıfır var. 9’un yanındaki sıfır, solda sıfır, sildiniz kaldı mı 9... 2’nin yanında var bir sıfır onu da sildiniz, kaldı mı 2… Toplayın ne yapar 11 yapar. 2009’un içindeki iki sıfırı da sildiniz ne kaldı? 29 kaldı. 11 ile 29’u toplayın, 40 yapar ve MHP’nin 40. yılı… Bu hesapların hikmetini aziz milletimiz takdir edecektir.” Bahçeli bunu söylerken doğru söylemiş. Millet takdir edecektir… Twitter’de de şöyle bir soru sormuştu Bahçeli: “Bir yazın, yanına üç sıfır ekleyin. Sıfırlardan birisi zekâ ve kabiliyet, diğeri bilgi ve eğitim, sonuncusu birikim ve tecrübe olsun… Bulduğunuz 1000 sayısından biri silerseniz kalan üç sıfırdır. Bir anlam ifade ediyor mu? Hayır. Öyleyse bir (1) size göre ne olmalıdır?” O günlerde herkes bu sorunun cevabını merak etti. Sonradan Bahçeli’nin Gazi Üniversitesi’ndeki hocalık dönemlerinden öğrencileri olan Can Dündar ve Şamil Tayyar bu sorunun cevabının “karakter” veya “şahsiyet” olduğunu söylemişlerdi. Devlet Bahçeli bu misali öğrencilerine hep anlatırmış… Şimdi de her bir “ülküdaşı”ndan 24 oy istiyor Devlet Bahçeli. Geçtiğimiz gün medya temsilcileri ile yaptığı toplantıda sorular üzerine MHP’nin tek başına iktidara gelmesi için nasıl bir formül bulduğunu tekrar açıkladı. Bahçeli formülünü şöyle özetliyor: “Her ülküdaşıma bir görev düşüyor. Daha önce MHP’ye hiç oy vermemiş ilkokuldaki 5 arkadaşını bulacaksın. Ortaokuldan 5 arkadaşını bulacaksın. Askerliğinizi yaptığınıza göre 5 asker arkadaşınızı bulacaksın. Mahalleden 5 arkadaşını bulacaksın, sokaktan da 4 arkadaşını bulacaksın. Toplayın 24…” 49 milyon seçmen var, bunu 24’e bölerseniz ortaya çıkan rakam ülkücülerin oy temin etmesi gerektiren hane sayısını verir. Demek ki 19 milyon oy alabilirsek MHP iktidar olur.” Toplantıda, “Matematiksel olarak bu mümkündür” dedi Bahçeli. Bakalım gerçeklerle matematik ihtimalleri ne kadar birbirine uyacak? ««« AŞIK VEYSEL’Lİ SİYASET Siyasetçiler birbirlerine artık aşıkların sözleriyle cevap veriyor. Başbakan Tayyip Erdoğan, muhalefetin Wikileaks belgeleriyle ilgili iddialarına, Sivas’ta Aşık Veysel’den okuduğu dörtlükle cevap vermiş, Aşık Veysel’in ‘Aldanma cahilin kuru lâfına’ satırlarıyla başlayan dörtlüğünü okumuştu. Veysel şöyle diyor, “Aldanma cahilin kuru lâfına, / Kültürsüz insanın külü yalandır. / Hükmetse dünyanın her tarafına, / Arzusu, hedefi, yolu yalandır…” Başbakan’ın Sivas’ta yaptığı konuşmada ‘Aşık Veysel’in dizeleriyle’ kendisine cevap vermesini sert sözlerle eleştiren CHP Lideri, Başbakan Erdoğan için Aşık Veysel’den şu dizeleri okudu: “Halk ozanlarının arkasına saklanarak iş yapmayın” dedikten sonra kendisi de “Sanıyorlar ki halk ozanları onlar için hiçbir şey demiyor. Alın size Aşık Veysel’den bir dörtlük de ben okuyayım” diyerek şu dizeleri okudu: “Birinin aklı yok deli divane, / Bir kısmı muhtaçtır acı soğana, / Bir kısmını zengin etmiş yan yana, / Şimdi kendi saklanıyor sır gibi…” Biz de buradan bir katkıda bulanalım ve Veysel’in “nasihat” isimli şiirinden bir bölüm aktaralım: “Kulak ver sözüme dinle arkadaş! / Uyma lak lak edip gülüşenlere! / Meşgul eder seni işinden eyler, / Karışırsın tembel, perişanlara. / Adım at ileri, geriye bakma! / Bir sağlam iş tut, elden bırakma! / Saçma sapan sözler, hep delme takma, / Allah’ın yardımı çalışanlara!..” 12.12.2010 E-Posta: [email protected] |
|
Cevher İLHAN |
|
Devletin denetlenmesi daraltılıyor |
![]() |
|
Ankara’nın iki gündemi var. Biri politik polemiklerle siyasî gürültü arenasındaki medyatik gündemi. Diğeri bu hayhuyda nazarlardan kaçırılarak kotarılan gündemi… AB’nin bütün uyarılarına rağmen, Türkiye’de askerî harcamalar hâlâ denetim dışı. Ne var ki buna sivil harcamaların önemli bir bölümümü de ekleniyor. Ve müzâkere sürecinde AB İlerleme raporlarına göre devletin denetlenmesini güçlendireceği yerde, AKP siyasî iktidarı, “Sayıştay’ın başına çuval geçirilmesi” olarak yorumlanan yeni yasayla, Başbakanlık Yüksek Denetleme Kurulu ile birlikte aralarında kritik raporların da bulunduğu Sayıştay Genel Kurulu’ndaki dosyaları rafa kaldırıyor. AKP hükûmetinin ilk döneminde Özelleştirme İdaresi’ne bakan eski Başbakan Yardımcısı ve ekonomiden sorumlu Devlet Bakanı Abdüllatif Şener’in “Bakanlığı bırakmamın cevabı Wikileaks belgelerinde ortaya çıktı” sözü bu açıdan anlamlı. Şener’in ifâdesiyle, Amerikan elçilerinin Ankara’dan Washington’a gönderdiği “kripotlar”da da açığa çıkan yolsuzlukların üstü örtülüyor. Şener, “Hâlâ gittiğim yerlerde soruyorlar bana ‘Niye bıraktın?’ diye. Belgelerde ‘Hükümette o kadar çok yolsuzluk var ki bir bakan bıkıp usandı istifa etme noktasına geldi’ diyor. Ve ‘ABD, okyanus ötesinden öğrendi siz neden hâlâ öğrenemediniz?” diye soruyor. (Gülümhan Gülten, Vatan, 4.12. 2010) Katıldığı bir televizyon programında “liste”sini açıkladığı, yargının özelleştirme satışlarına dair iptal kararlarını ortadan kaldıran “malî af tasarısı”yla hukuk çiğnendiği, “özelleştirme kıyağı”nın önünün açıldığı açıklaması, kayda değer...
“TORBA KANUN”DA İHÂLE KIYAĞI… Tespit şu ki, hükûmetin Meclis’e sunulan “torba kanun” tasarısına eklediği 93. maddeyle, başta Danıştay’ın “kamu yararı ve hukuka aykırı” bularak iptal ettiği özelleştirme ihâlelerindeki iptal kararları yok sayılmakta. Dahası kamuoyunun bilgisinden kaçırılan bu değişiklikle, mahkemelerin kamu yararına yürütmeyi durdurup iptal ederek devleti-milleti milyarlarca lira zarardan kurtardığı ihâlelerde tekrar başa dönülmekte. Meselâ, bunların başında Oymapınar santralıyla beraber Haziran 2005’te peşin 290 milyon dolara verilen, ancak ayrıca bir bedel alınmadığı ortaya çıkınca Danıştay’ın 2007’de satışını iptal ettiği; ve Enerji Bakanı’nın Meclis’te ikrarıyla kamunun 268 milyon zarara uğratıldığı belirtilen Seydişehir Eti Alüminyum gelmekte... Keza listede, kurumun tamamının özelleştirmeye çıkılmasından altı ay önce, başka hiçbir aracı kuruluşa haber vermeden Global Menkul Değerler aracılığıyla İsrailli işadamı Sami Ofer’e ait 6 fona, üstelik o günkü borsa değerinin yüzde 8 altında bir fiyata satılan, lakin Danıştay işlemi iptalle hisselerin geri alınmasını istediği Tüpraş’ın yüzde 14.76’sının satışı var. Özelleştirme Yüksek Kurulu’nun kamuya açıklanmayan bir kararına dayanarak altı ay sonra kalan bölümünü özelleştirildiği fiyat üzerinden kamunun 750 milyon dolar zararı hesaplanmakta… Yine İstanbul’un “kimliğini” oluşturan tarihî mekânları üzerinde yer alan Galataport ihâlesinin 3.5 milyon euroya İsrailli iş adamı kumarbaz Ofer’in başkanı olduğu Global Yatırım önderliğindeki konsorsiyuma tahsis edilmesi, bulunmakta. Ayrıca 2003 yılında İhale Komisyonu’nun, İzmir Limanı’nın işletme hakkının en yüksek teklifi veren Limaş’a vermesine ve yükümlülüklerini yerine getirememesi durumunda ihalenin iptal edilmesine” karar vermesine rağmen, Özelleştirme Yüksek Kurulu’nun, kararı değiştirerek komisyon kararında yer almayan Sami Ofer-M. Kutman ortaklığını sıraya sokup verdiği ve Danıştay’ın iptal ettiği ihâle yer almakta.
“İPTAL KARARLARI” YOK SAYILIYOR! Bunlarla birlikte Petkim’in yüzde 51 oranındaki hissesi Kazak asıllı İsrail vatandaşı İnvestment Industrial Group Eurasia’nın sahibi Avrasya Yahudileri Konfederasyonu Başkanı Alexander Mashkevich’un “Ermeni-Amerikan ve Yahudi ortaklığı”ndaki Transcentralasia Petrochemical Holding konsorsiyumuna kazandırılması bulunmakta.” Ardından ihâlenin. ikinci olan Socar-Turcas‘a verilmesi de, ucuza satılıp elden çıkarıldığı için ihâleleri mahkemelik olan ve iptal edilen kamu malları kapsamında. PSA-Akfen Ortak Girişim Grubunun kazandığı Mersin Limanı ihâlesi, araç muayene istasyonları işletmesinin Doğuş Grubu‘ndan Doğuş- Afken ortaklığına geçmesi, Bölge Mahallî İdare Mahkemesi’nin yürütmeyi durdurduğu ve Danıştay’ın onadığı 51.2 milyon dolarlık piyasa değeri olan SEKA Balıkesir’i 1.1 milyon dolara Albayrak Grubuna verilmesi, sözkonusu özelleştirme ihâleleri arasında… Bütün bunlara mukabil AKP siyasî iktidarı, referandumla kabul edilen “Anayasal değişiklikler”le yerli-yabancı şirketlerin kamu özelleştirme ihâlelerine karşı yargıya başvurmanın yolunun kapatıyor. Yargının özelleştirme ihâlelerinin kamu yararına aldığı kararları ortadan kaldırıyor, idarî yargının “yetki alanı”nı daraltıyor. Yıllardır AB’nin ısrarla önerdiğinin aksine, devletin işlemlerini ve harcamalarını hukukî ve yerindelik denetimini engelliyor… Peki neden? 12.12.2010 E-Posta: [email protected] |
|
Faruk ÇAKIR |
|
Taksim’e cami, Atina’dan sonra mı? |
![]() |
|
Komşumuz Yunanistan’ın şehri Atina’da henüz bir cami yok, ama inşâallah yakında olacak. Çünkü Yunanistan Başbakanı Yorgo Papandreu, Atina’ya cami yapılması konusunda gerekli adımları atacaklarını söylemiş ve Attika bölgesine (şimdiye kadar) bir cami yapılmamasını Yunanistan için “utanç verici” olarak değerlendirmiş. Yunan Başbakanı, çok sayıda Müslümanın temel haklarını ve ibadet yapma özgürlüklerini yerine getirmek için bodrum katlara ya da parklara gitmek zorunda kaldıklarına da dikkat çekerek, “Ortaya çıkan görüntünün ne Müslümanlar için, ne de Yunanlar ve Yunanistan için iyi bir görüntü oluşturmadığını ve insana saygıyı içermediğini” söylemiş. (Star, 11 Aralık 2010) Şükürler olsun ki, Müslümanların olduğu hemen her yerde ve bilhassa ülkelerin başşehirlerinde camiler bulunuyor. Roma’da bile cami var, hamdolsun. Kısaca hatırlatma gerekirse Roma’daki cami de İtalyan çevreden gelen itiraz ve iptal çalışmaları yüzünden ancak 20 yılda tamamlanabilmiş. Bugün Roma Merkez Camii, Avrupa’daki belki en büyük değil fakat en önemli camilerden biri. Yunanistan’daki cami tartışması ister istemez Türkiye’deki cami tartışmalarını da akla getirdi. Bizdeki tartışmaların en hararetli olanı Ayasofya’nın ibadete açılmasıyla ilgili olanıdır. Fethin sembolü olan Ayasofya’nın niçin ve nasıl hâlâ ‘mahzun mabed’ olarak kaldığı merak konusu. Ayasofya’nın ibadete açılması tekliflerine itiraz edenlerin en inandırıcı olmayan savunmaları da ‘etrafta çok sayıda cami olması’ görüşüdür. Duyan da ‘ihtiyaç olsa itiraz etmeyecekler’ diye düşünür. Bu inandırıcı olmayan görüşlerin boşa çıktığı bir yer de Taksim’dir. Herkesin bildiği üzere Taksim’e cami yapılması düşüncesi yarı asrı geride bıraktı. Buraya bir cami yapılması için kurulan derneğin kuruluş tarihi bile bunu anlamaya yeter. Taksim Camii’ni Yaptırma Derneği’nin kuruluş tarihi 1952’dir. İlk günden beri ezanda kulağı olmayan, dolayısı ile namazda da gözü olmayanlar Taksim’e cami yapılmasına karşı çıkmışlardır. Peki, Taksim’e bir cami ihtiyaç değil mi? İhtiyaç olup olmadığını bize değil, isterlerse gidip insaflı olan bir Yunanlı’ya sorsunlar. Yeniden hatırlatmak gerekirse, Yunan Başbakanı, çok sayıda Müslümanın temel haklarını ve ibadet yapma özgürlüklerini yerine getirmek için bodrum katlara ya da parklara gitmek zorunda kaldıklarına da dikkat çekerek, “Ortaya çıkan görüntünün ne Müslümanlar için ne de Yunanlar ve Yunanistan için iyi bir görüntü oluşturmadığını ve insana saygıyı içermediğini” söylemişti! Peki, Taksim meydanının hemen yanında bulunan “Taksim Mescidi”ndeki (bilhassa Cuma günleri) görüntü “insana saygı” ile bağdaşır mı? Mescide sığmayan yüzlerce kişinin icap ettiğinde yağmur ve kar altında Cuma namazı kılması ‘saygı’ ile açıklanabilir mi? Ayasofya’nın cami olmasına ‘ihtiyaç yok’ diye karşı çıkanlar, yapılması teklif edilen Taksim Camii’ne hangi gerekçelerle karşı çıkabilir? Her gün binlerce kişinin namaz kılmak için yer aradığı Taksim’e cami yapılması ihtiyaç değilse, başka nerede camiye ihtiyaç duyulur? İnşâallah Atina’dan sonraya kalmış olsa da, Taksim’e de cami yapılacak... 12.12.2010 E-Posta: [email protected] |
|
Kazım GÜLEÇYÜZ |
|
Altın anahtar |
![]() |
|
Hayatın akışı içinde insan zaman zaman başkalarından sâdır olan ve canını sıkan üzücü ve nahoş tavırlarla karşılaşabiliyor. Böyle durumlarda nasıl davranılması gerektiğinin ideal ölçülerini ise, diğer birçok önemli konu gibi yine Risale-i Nur’daki izahlarda buluyoruz. Meselâ On Altıncı Mektup’ta geçen anekdot: Bir müdür, Üstad için, sebepsiz olarak gıyabında tezyifkârane, hakaretli ve aşağılayıcı sözler söylüyor. Haberdar olunca “Bir saat kadar Eski Said damarıyla müteessir oldum” diyen Üstad, sonra Cenab-ı Hakkın rahmetiyle kalbine gelen bir hakikatle bu halden kurtulup rahatladığını anlatıyor ve o hakikati de şu şekilde izah ediyor: “Nefsime dedim: ‘Eğer onun tahkiri ve beyan ettiği kusurlar şahsıma ve nefsime ait ise, Allah ondan razı olsun ki, benim nefsimin ayıplarını söyler. Eğer doğru söylüyor ise, beni nefsimin terbiyesine sevk eder ve gururdan beni kurtarmaya yardımdır. ’Eğer yalan söylemiş ise, beni riyadan (gösteriş- ikiyüzlülükten) ve riyanın esası olan şöhret-i kâzibeden (yalancı şöhretten) kurtarmaya yardımdır. ‘Evet, ben nefsim ile musalâha etmemişim (barışmamışım). Çünkü terbiye etmemişim. Benim boynumda veya koynumda bir akrep bulunduğunu biri söylese veya gösterse, ondan darılmak değil, belki (tam tersine) memnun olmak lâzım gelir. ‘Eğer o adamın tahkiratı (hakaretleri) benim imana ve Kur’ân’a hizmetkârlığım sıfatıma ait ise, o bana ait değil. O adamı, beni istihdam eden Sahib-i Kur’ân’a (Kur’ân’ın Sahibi olan Cenab-ı Hakka) havale ediyorum. O Azîz’dir, Hakîm’dir. ‘Eğer sırf beni sövmek, tahkir etmek, çürütmek nev’inden (cinsinden) ise o da bana ait değil. Ben menfî (sürgüne gönderilmiş) ve esir ve garip ve elim bağlı olduğundan, haysiyetimi kendi elimle düzeltmeye çalışmak bana düşmez. Belki misafir olduğum ve bana nezaret eden şu köye, sonra kazaya, sonra vilâyete hükmedenlere aittir.’ ” Bu “eğer”leri sıraladıktan sonra “Madem hakikat budur, kalbim istirahat etti” diyen Üstad, “Ben işimi Allah’a havale ediyorum, şüphesiz ki Allah kullarını hakkıyla görendir” mealindeki Mü’min Sûresi 44. âyetini okuyor ve o vâkıayı olmamış gibi sayarak unuttuğunu ifade ediyor. Aynı bahsin devamında ise “Fakat maatteessüf sonra anlaşıldı ki, Kur’ân onu helâl etmemiş” diyerek konuyu noktalıyor (Mektubat, s. 106-7). Bu izahları tamamlayan ifadeleri de Uhuvvet Risalesi’nde geçen şu satırlarda görmekteyiz: “Mü’min kardeşinden sana gelen bir fenalığı bütün bütün ona verip onu mahkûm edemezsin. “Çünkü, “Evvelâ: Kaderin onda bir hissesi var. Onu çıkarıp, o kader ve kaza hissesine karşı rıza ile mukabele etmek (karşılık vermek) gerektir. “Saniyen (ikincisi): Nefis ve şeytanın hissesini de ayırıp, o adama adavet (düşmanlık) değil, belki nefsine mağlûp olduğundan acımak ve nedamet edeceğini (pişman olacağını) beklemek. “Salisen (üçüncüsü): Sen kendi nefsinde görmediğin veya görmek istemediğin kusurunu gör, bir hisse de ona ver. “Sonra, bâkî (geriye) kalan küçük bir hisseye karşı, en selâmetli ve en çabuk hasmını mağlûp edecek af ve safh (bağışlama) ile ve uluvv-ü cenaplıkla (gönül zenginliği) ile mukabele etsen, zulümden ve zarardan kurtulursun.” (a.g.e., s. 449) Tahkikî temele dayanan derin bir imanın bilhassa kader ve tevekkül boyutuyla bu çeşit sıkıntılara karşı tatbik edilmesi noktasında bizlere son derece orijinal açılımlar sunan bu mükemmel izahlar, hepimiz için ferahlatıcı ve dahası, muhtemel veballerden de kurtarıcı bir nitelik taşıyor. Maruz kaldığımız veya kalabileceğimiz bed muameleleri dahi sıkı ve samimî bir nefis muhasebesine vesile kılma dersi verirken, bunların kendi hatalarımızı daha iyi görüp fark etme ve onlardan arınma fırsatı olabileceğini söylüyor. Ve aslında imanımızın da sınandığı o tür imtihanları başarmanın altın anahtarını sunuyor... 12.12.2010 E-Posta: [email protected] |