"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

“Müşahedesine” güvenen ehl-i tasavvufa, “vahye” dayanan asfiyânın îkazları

Abdurrahman AYDIN
05 Temmuz 2020, Pazar
Keşif ve müşahede, bazı gaybî hakikatlerin görülerek imanın kuvvetlenmesine medar olsa bile, hakikatı kuşatması mümkün olamadığından, bunlara itimad edenlerin yaptığı hakikat tarifleri noksan kalmaktadır.

Bunların bazısı, definenin tamamını, bulduğu parça gibi sanmaktadırlar. Yahut terazinin tek bir kefesine yığınak yaptıklarından dengeyi bozmaktadırlar.

Hâlbuki “Hakikat-ı mutlaka mukayyed enzar ile ihata edilemez. Hakikat-ı külliyenin cüz’î zihniyle yalnız bir iki tarafını tamamen görür, onda hapsolur. Ya ifrat, ya tefritle hakâikın muvazenesini ihlâl edip tenasübünü izale eder.” 1

Bu sebeplerle “Yalnız şühûduna istinad eden bir kısım ehl-i velâyetin ihatasız keşfiyatı, verâset-i nübüvvet ehli olan asfiya ve muhakkikînin –şuhûda değil– Kur’ân’a ve vahye, gaybî fakat daha sâfî, ihatalı, doğru hakâik-i imâniyelerine dair ahkâmlarına yetişmez.” 2

Öyleyse hakikatı her yönüyle ihata etmiş vahyi esas alan, bu sayede muvazeneyi de koruyan asfiya ne diyor, onlara kulak verelim:

(Îkazların her biri, önceki yazımızda genel bilgi verdiğimiz vahdet-i vücûdun hatalarını da gösterecektir.)

BİRİNCİ ÎKAZ: Kur’ân’a müstenid bir kaide-i külliye ile “Eşyanın hakikati sabittir.” Yani eşya hayal veya vehim değildir; bilâkis gerçektir ve bir varlığa sahiptir. Masnûâtın, Vücûd-u Vâcib’ten ayrı, hâdis (ezelî olmayan, yokluktan varlığa çıkarılmış, O’nun sayesinde var olan) bir vücûdu vardır.

İKİNCİ ÎKAZ: Hem iman, yalnız Allah’a imandan mı ibarettir? Âhiret hayatı nasıl hayal, serap veya vehim olabilir? 3

ÜÇÜNCÜ ÎKAZ: Nasıl ki, sanal ortamda gördüğümüz bir insanın gölgesi yani onun sûreti, onun mevcudiyetini göstermeye belki kâfidir. Ama aynı insana eğer yedirip içirmek veya ceza vermek istiyorsak onun sanal görüntüsü kâfi değildir; mutlaka gerçek varlığı yani vücûd-u hâricîsi gereklidir. Aynen öyle de; Cenâb-ı Hakk’ın “Mevcûdiyetinin” tezahürü için mazharların –farz-ı muhal– sanal bir gölge olması mümkün ve kâfi ise de, Esmâ-i İlâhiyeden Hallâk, Rahmân, Rezzâk, Kahhâr gibi isimlerin tezahürü için ise mazharların vehmî, hayalî ve ademî şeyler olması mümkün değildir. Bu isimler, fonksiyonlarını icra için mazharlarının gerçekten var olmasını ister. 4 Yoksa saltanat dahî –hâşâ– vehmî, hayalî ve sanal bir saltanata döner.

DÖRDÜNCÜ ÎKAZ: Hem nasıl ki, bir padişah sadece “Sultan” değildir. Belki onun “Kumandan-ı A’zam” veya “Halîfe” gibi başka isim ve sıfatları da vardır. Padişahlık hakikati, padişahlığın gerek- tirdiği bu sıfatların hepsini birden istediği gibi, icraat dairelerinin dahî ayrı ayrı mevcudiyetlerini ister. Ay-nen bu misal gibi Padişah-ı Zülcelâlin de “yalnız Mevcûd ve Vâcibü’l-Vücûd ve Vâhid-i Ehad isimleri hakikî tutulup öteki isimleri onların içinde gölge olmak hasiyetiyle alınsa, o (diğer) esmaya karşı bir haksızlık hükmüne geçer.” 5

BEŞİNCİ ÎKAZ: O Sâni-i Muhtar, zâtıyla kâim olan sınırsız bir irade ve ihtiyarın sahibidir. Dolayısıyla O’nun yarattığı bu kâinat, O’nun iradesinden bağımsız, Zâtı’nın tabîî gereği olan bir sudûr veya feyezân (aşkın varlığın kendiliğinden taşarak hâdis varlıkları ortaya çıkarması) ile değildir. Yani bütün mevcûdat, O’nun “iradesiz bir cilvesi, ihtiyarsız bir tezahürü olamaz.” Belki hakikî ihtiyarıyla bir îcadıdır.

ALTINCI ÎKAZ: Nass-ı âyetle: “O’nun (benzeri olmak şöyle dursun) benzeri gibisi (dahî) hiçbir şey yoktur.” 6  Bir başka ifadeyle “Sâni-i kâinat elbette kâinat cinsinden değildir. Mahiyeti, hiçbir mahiyete benzemez.” 7 Dolayısıyla O’nun zâtı, maddî varlıklar gibi bir mekânda yer kaplamaktan (tehayyüzden) veya parçalara ayrılarak tezahür etmekten (tecezzîden) münezzehtir. Hem “Hâdisat ayn-ı kadîm olamaz.” Yani, melekût âlemleri de dâhil, sonradan meydana gelen bir şey, o Ezelî Zât’ın kendisi veya uzantısı olabilir mi?

Binaenaleyh, vacibü’l-vücûd mahiyetindeki mutlak bir varlık ile mümkinü’l-vücûd mahiyetindeki mukayyed varlıklar arasındaki mübayeneti tamamen kaldırıp, Allah’ın mümkinatla ittihat ettiğini veya ona hulûl ettiğini zannetmek, kâb-ı kavseynle işaret olunan “imkân ve vücub ortasını” ayırt edememek ve “hudutları çiğnemektir.”

Yahut güneşin fotoğraf makinesinin aynasına düşen cüz’î sûretini ve hatta karta basılan resmini, gökteki güneşin kendisiyle iltibas etmektir. Akis mün’akisin kendisi olabilir mi? Aynadaki güneş (melekût) ve karttaki resmi (fizik âlem), kıyametle yok olduklarında Şems-i Ezelî bundan etkilenecek mi!?    Hâşâ! O halde ikincil ve üçüncül olan bu vücûd mertebeleri, Şems-i Ezelî’nin yaratmasıyla ve ibkasıyla (kayyûmiyetiyle) varlıkta kalıyor olsa bile, O’ndan ayrı değerlendirilmelidir. 8 

Her ne ki, mümkin bir varlığın sıfatı olmuştur; artık o, mukaddes Zât’tan ayrılmıştır. Âfaktaki olan bu sıfatlar, O’nun sıfatlarının gölge tecellîleridir; kendileri değildir. 9

Elbette tecellilerini ve cilvelerini gördüğümüz bu sıfatlar olmasa Cenâb-ı Hakk’ın zâtını hiç tanıyamayız. 

Ama O’nun zâtî sıfatları itibariyle yaratılmışlara asla benzemeyeceğini ve idrak edilemeyeceğini de unutmamalıyız. Hatta sıfatlarını dahî O’nun zâtıyla karıştırmamalıyız.

YEDİNCİ MÜHİM ÎKAZ: O’nun haddi, nihayeti, sınırı ve sonu yoktur. Biri Yaratıcıya, diğeri yaratılana ait iki varlık olsa, mahlûkata ait varlığın yaratıcıya ait varlığı sınırlaması ve O’nun sonsuzluğunu kısıtlaması gibi bir sakıncadan10 söz edilemez. Zira “Sâni-i Zülcelâl, cisim ve cismânî olmadığı için zaman ve mekân O’nu kayıt altına alamaz. Madem Sâni-i Kadîr, mekândan münezzehtir ve maddeden mücerreddir. Elbette kudretiyle her mekânda hazır sayılır.” 11

O’nun, aynı anda her yerde hâzır ve nâzır oluşu, zâtıyla değil “tasarruf noktasında” ilim ve kudreti itibariyledir.12 

Yoksa Ehl-i Vahdeti’l-Vücûd veya Cehmiyye gibi: “O her yerde Zatıyla mevcuttur” denilmez. O’na bir mekân/yer isnad edilmez. Kâtip, mektubun (kâinatın) içinde aranmaz. Kâtip, değil mektubun kendisi olmak, onunla ittihat halinde dahî olmaz. 

Belki kâinat öyle bir mektuptur ki, bütün melekût âlemleriyle birlikte O’nun kaleminin ucuyla (yani Arş-ı A’zamıyla) teması olabilir. 13

Allah Teâlâ, bütün isim ve sıfatların ötesindedir. Tecelliyat ve zuhûratın ötesindedir. Her mahsus ve ma’kulün ötesindedir. Her vehmedilen ve hayal edilenin ötesindedir. Nihayet O, müşahede ve mükâşefenin dahî ötesindedir.14 O’na “mâlum ve ma’ruf unvanıyla bakacak olursan meçhul ve menkûr olur.” O yüzden mevcûd-u meçhul unvanıyla bakmak daha doğrudur. 15

Varlığını anlamak isteyen için Allah aşikâr, yani “Zâhirdir.” Ama duyu organlarıyla kavranamayacak olması itibariyle ise, O “Bâtındır.”

(Devam edecek)

Dipnotlar:

1- 25. Söz, 3. Ziya.

2- 26. Mektup, 4. Mebhas, 2. Mesele.

3-  bk. 29. Mektup, 9. Kısım, 5. Telvih.

4- bk. 9. Lem’a, 2. Sual.

5- 18. Metup, 2. Mesele.

6- Şûrâ 42/11.

7- 20. Mektup, 2. Makam.

8- bk. 9. Lem’a, 2. Sual ve Zeyli.

9- İ. Rabbânî, Mektûbat, 314, 316. Mektup, Trc. A. AKÇİÇEK, Çile Yay.

10- İbn Arabî, Süleyman ULUDAĞ, 117, TDV Yay.

11- 20. Mektup, 2. Makam.

12- 14. Söz, Dördüncüsü.

13- bk. 9. Lem’a, 2. Sualin Zeyli.

14- bk. İ. Rabbânî, Mektûbat, 314. Mektup.

15- M. Nûriye, Habbe.

Okunma Sayısı: 1771
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
  • Cenk çalık

    6.7.2020 00:55:52

    Öğretmen A4 boyutunda beyaz bir kağıdın ortasına siyah bir nokta koyar ve talebelerine ne gördüklerini sorar. Talebeleri hep bir ağızdan siyah nokta görüyoruz derler. Oysaki o siyah nokta A4 kağıdında kapladığı alan %1 bile değildir. Beyaz bir kağıdı siyah nokta tanımlamak büyük bir vartadır. Aynen öylede alimlerin keşfiyatları dahi doğru olsa bile çoğu zaman siyah nokta hükmündedir. Dolayısıyla hakikatin çok küçük kısmını oluştururken bütün hakikat budur demeleri azim bir yanlışa vesile olmaktadır. Ayrıca yedi ikazda belirtmiş olduğunuz maddeler çoğu insanın bir yerden bir şekilde yakalandığı belki boğulduğu hususlardır. Teenniyle okunup ibret alınması aldanmamak ve aldatmamak için zaruridir. Her zamanki gibi yine çok istifadeye medar olan makaleniz için teşekkür ediyor, başarılı çalışmalarınızın devamını diliyorum sayın hocam. Baki selamlar....

(*)

Namaz Vakitleri

  • İmsak

  • Güneş

  • Öğle

  • İkindi

  • Akşam

  • Yatsı