Bir yandan güzellik yarışması(!)nda birinci olup diğer yandan da podyuma çıkıp kendisini tebrik eden başörtülü annesinin bu sırada açılan yakasını bir refleks olarak örten Sıla Saraydemir örneğinin anlattıklarını bilhassa siyasetle ilişkisi yönünden incelemeye devam edelim.
Esasen konu kendi “doğru”larına uymayan kızını “hoşgören” ya da “hor görmeyen” anne modelinden “yanlışını sahiplenen” anne modeline geçiş. Bunun bir adım sonrası ise o “yanlış”ı artık içselleştiren ve kendi “doğru”sundan vazgeçen anne modeli.
Nitekim TV’lerdeki “sabah entrikaları” programlarında ya da “birbirimizi yemekteyiz” yarışmalarında görülen dudak uçuklatıcı örnekler bu modelin eseri.
Bu türden bir ailede baba figürünün artık neye karşılık geldiğini de ayrıca düşünmek lâzım.
Babaların da bilhassa helâl kazancın sınırları ve başkasına zulmetmekten kaçınmanın gerektirdiği fedakârlıkların sınırları gibi hususlarda oldukça esnek hale geldiği açık.
Mertlik kaliteli istisna, eğrilik mebzul meta…
Dün, yani on sene önceki dün, sırf filanca gazeteye abone olmayı sürdürdüğü için komşusunu “hainler mezarlığı”na gömmeyi savunan esnaf, bugün o komşusunun cenazesinde imamın helâllik dileğine yüksek sesle “helâl olsun” diye cevap verebiliyor. İyi de o sana hakkını helâl edecek mi bakalım ve bunun için o ölmeden önce sen ne yaptın?
Yani mesele “ahlâkın bireyselleşmesi” olarak görülüp geçilecek kadar basit değil.
O podyumdaki genç kız annesi, 2002’de, yani AKP iktidara geldiğinde henüz kızını doğurmamıştı.
“Dindar parti” algısını önemseyen bir iktidarın bu ahlâkî değişime etkisi açık.
“Hayır, böyle bir parti ya da böyle bir etki yok” diyecek olan abone yorumculara cevabımız peşin: Temiz kardeşim, o, sen “yok” deyince yok olmuyor. Keşke olsa ama…
Başörtülü “first leydi”lerin makyajlı suratlarından başlayan bu akış siyasette ahlâkın araçsallaştırılmasına kadar düşüyor.
Nesiller boyunca sosyo-ekonomik olarak geri kalmış kesimlerin “üst” gördükleri kişilerin eğersiz koşumsuz değerlerine sorgusuz boyun eğdiklerini ve hatta öykündüklerini görüyoruz.
Evet, devletin sosyal ve maddî hizmetleri tabana yayılmaya başladı, ama ahlâkî terakki maddî terakkiye yetişemeyince böyle saçma sapan görüntülerde tecessüm eden bir toplum yapısı ortaya çıkıyor. “Sınıflar kaynaşıyor” demek de yeterli değil.
Önceden “görünmez” olan dindar kesimler yirmi senede artık görünür hâle geldi. Ancak bu görünürlük, siyaseten ve kültürel olarak hâlâ pasif durumda ve kültürel ve ahlâkî kod üretme kapasitesi sınırlı kesimlere ait.
Siyasî ya da kültürel bir tarafı olmayan bu görünürlük, dönüştürücü bir etki üretmek yerine mevcut sembolleri yeniden dolaşıma sokuyor ve bu sırada aktörlerin kendileri dönüşüyor.
Dindar nesil isteyen ve verdikleri tavizlerle iktidar olan dindarların bu yeni tabloya sadece “hoşgörü/tolerans” açısından bakamayacağı açık.
“Demokratların iktidarı” yerine “dindarların iktidarı”nı isteyenler, bu tür bir iktidarı elde etmek ve elde tutmak için harcadıkları zamanı ve kaynağı samimi ve sivil dindarlık için harcamış olsalardı sonuç nasıl olurdu?
Hep soruyoruz: Bir şehrin kanalizasyonundan akanlar o şehri tarikatçı bir belediye başkanı yönettiğinde değişiyor mu? Hayır.
Peki, bir gönül adamı, kalplere akanla meşgul olmak yerine gaza gelip siyasete girip kanalizasyondan akanla meşgul olduğunda ne değişiyor?