Üniversitelerde adrese teslim akademik kadro ilânları meselesi aynen sürüyor. Sadece biraz daha kılıflanmış olarak.
Ve sebebi üniversite yönetimleri değil.
Asıl fail doğrudan doğruya bu düzeni sürdürmeyi isteyen YÖK.
Ve dolaylı fail de bu gidişatı bilen, ama görmezden gelen Cumhurbaşkanlığı Eğitim Politikaları Kurulu ve Türkiye Büyük Millet Meclisi Eğitim Komisyonu.
Mesele şu:
Üniversitelerde asistan üstü akademik kadrolara öteden beri iki tür aday başvurur:
Kürsü içinden adaylar ve dışarıdan adaylar.
Ve bu iki “tür” ya da iki “grup” aday görünüşte eşit şartlarda yarışır. Sonuçta kadroyu biri alır.
Yani kanunen, kadronun objektif şartlarına uygun bütün adaylar başvurma hakkına sahiptir ve objektif bir jüri objektif olarak baktığında hangi aday daha layıksa ona daha yüksek puan verir. Böylece o kişi o kadroyu kazanmış olur.
Ama kazın ayağı öyle değil.
İçeriden aday varsa kadro aslında onun için açılmıştır. Bu durumda da dışarıdan adayın başvurması engellenmeye çalışılır. Bu amaçla ilana “özel şartlar” konur. Bu özel şartlar çoğu zaman içeriden adayı dolaylı olarak öne geçirir ve göze batmaz. Ancak bazen açıkça “adrese teslim”e döner ve medyaya düşer, işi bilmeyen herkes “ne oluyor” der.
Ama bu uygulamayı aslında YÖK ister. Şöyle:
Zira üniversiteler özerk ama kadroları YÖK’ün elinde ve dağıtımı o yapıyor.
YÖK üniversitelere asistan kadrosu dışında kadro dağıtırken içeriden yükselmek isteyen ve hak eden (bazen de adamını bulan) akademik personel için genellikle bir kadro veriyor.
Yani meselâ bir yardımcı doçent (yeni garip adıyla doktor öğretim üyesi) ÜAK nezdinde kurulan jüriden doçent unvanı aldığında kendi üniversitesinden de doçent kadrosu istiyor. Üniversitesi de talebi uygun buluyor, kadroyu alıp ilân ediyor ve görünüşte “şartları tutan ve dileyen herkes başvursun” diyor.
Tek başvuru o taze doçentten gelirse mesele yok. Ama başkaları da talip olursa liyakat kavgası başlıyor.
YÖK üniversitelerin dışarıdan adam alma isteğine ise haklı olarak daima daha fazla şüphe ile yaklaşıyor. Norm kadro uygulaması ve benzeri usullerle kadro şişkinliklerini önlemeye çalışıyor.
İşte bu ayrımda, “içeriden adam alacağım (yani hazır adamımı terfi ettireceğim)” deyip de kadro isteyen, ama sonra bu kadroya dışarıdan bir adayı alan ya da almak zorunda kalan üniversite ve fakülte YÖK nezdinde aldatıcı yönetim haline geliyor.
YÖK de ceza olarak bu durumdaki fakültelere ve hatta üniversitelere kadro vermeyi durduruyor.
Yani özetle kanun başka töre başka işliyor.
Kazanamayan aday yargıya gittiğinde de mahkemeler bu durumu ya bilmiyor ya da bilmezden geliyor zira bu töre kanuna aykırı. Dolayısıyla dava açıldığında “adaylar arasında içeriden aday var mı yok mu” diye bakmıyor ve objektif liyakat ölçülerine göre karar veriyor.
Hangisi doğru? YÖK’ün dayattığı mı yoksa mahkemenin yaptığı mı?
Kanuna bakarsanız elbette mahkemenin yaptığı.
Kanuna aykırı töre olur mu?
Neden olmasın, olmuş işte.
Peki, töre doğruysa kanunu töreye uydurmak çok mu zor. Değil elbette.
“Boşver, gidebildiği kadar gitsin böyle”cilik yüzünden bu hallerdeyiz.