“Ben hürriyete gidiyorum.” Bu bir kaçış değil; hakikate yöneliştir.
Bu, nefsin keyfî serbestliği değil; kulun Rabbine karşı şuurlu bir ubudiyetle ayağa kalkışıdır. Çünkü hakikî hürriyet, insanın başıboş kalması değil; Hâlık’ına kul olduğunu idrak etmesiyle başlar.
İnsan, dünyaya geldiği andan itibaren pek çok bağ ile kuşatılır. Aile, çevre, gelenek, korkular, beklentiler… Bunların bir kısmı hayatı tanzim eden hikmetli çerçevelerdir. Fakat insanın asıl imtihanı, bu çerçeveler içinde kendi iradesini nerede konumlandırdığıdır. Bir gün gelir, vicdanında bir sual yankılanır: “Ben kime kulum? Neye hizmet ediyorum?” İşte hürriyete giden yol, bu sualin ciddiyetle ele alınmasıyla başlar.
Risale-i Nur’un nazarında hürriyet, nefsin her arzusunu serbest bırakmak değildir. Bilakis, nefsin esaretinden kurtulmaktır. Çünkü insan bazen zincirlerini kırdığını zannederken, heva ve hevesine esir olur. Hakikî hürriyet; yalnız Allah’a kul olup, mahlûkata kul olmamaktır. İnsan Rabbine kul oldukça, başkalarının tahakkümünden kurtulur.
Hürriyet sorumluluk ister. İrade, bir nimettir; fakat mesuliyeti de beraberinde getirir. Seçebilmek, neticelerine katlanmayı da göze almaktır. Kul, yaptığı tercihlerden hesaba çekileceğini bildiği ölçüde hürriyetini istikamet üzere kullanır. Hesapsız bir serbestlik, hürriyet değil; gaflettir.
“Ben hürriyete gidiyorum” diyen insan, aslında nefsinin despotluğundan kurtulmaya gidiyordur. Alışkanlıkların rehavetini bırakıp, hakikatin mesuliyetine yönelmektir bu. Çünkü insanın en ağır zinciri dış baskılar değil; içindeki enaniyettir. Enaniyet kırıldıkça, kul hakikî hürriyet nefesini almaya başlar.
Hürriyet aynı zamanda kalbî bir tasfiyedir. Kin, haset, öfke ve dünya hırsı; insanı görünmez bağlarla bağlar. Affetmek, tevekkül etmek, rızaya yönelmek; kalbi hafifletir. Kul, başkalarını affederken aslında kendi kalbini serbest bırakır. Zira en ağır esaret, kalpte taşınan yüktür.
Toplumsal planda ise hürriyet, adalet ile mana bulur. Adaletin olmadığı yerde kuvvet tahakküme dönüşür. Risale-i Nur’un ifade ettiği gibi; hürriyet, şeriat dairesinde adaletle yaşanan bir serbestliktir. Başkasının hukukunu çiğnemeden yaşayabilmek; kendi hakkını savunurken başkasının hakkını muhafaza etmektir. Hakikî hürriyet, hukuk-u umumiye ile dengededir.
Bugün çoğu zaman hürriyet, sınırsızlık olarak telakki edilir. Hâlbuki sınırsızlık, insanı hevasının kölesi yapar. Hürriyet; her istediğini yapmak değil, doğru olanı tercih edebilmektir. Nefsine “hayır” diyebilmek, en büyük hürriyet tezahürüdür. Küçük bir günaha karşı direniş, büyük bir esaretten kurtuluştur.
“Ben hürriyete gidiyorum” diyen kişi, aslında kendine değil; fıtratına dönüyordur. Fıtrat ise ubudiyetle kemale erer. İnsan, kendisini yaratanı tanıdıkça; kâinatla barışır, kaderle barışır, kendisiyle barışır. Hakikî hürriyet, bu barış hâlinde başlar.
Bu yol kolay değildir. Çünkü insanın en büyük hapishanesi bazen kendi zihnidir. Vesveseler, korkular, “yapamazsın” diyen iç sesler… Fakat iman kuvvetlendikçe, bu duvarlar incelir. İman, kalbe bir cesaret verir; kul, Rabbine dayanarak yürür.
Hürriyet bir varış noktası değil; daimî bir tercihtir. Her gün yeniden yapılan bir niyettir. Kul bazen düşer, bazen gaflete kapılır; fakat tevbe ile yeniden ayağa kalkar. Çünkü hakikî hürriyet, Rabbine yönelmekten vazgeçmeyenlerin yoludur.
Ben hürriyete gidiyorum. Nefsimin zincirlerini çözmeye, enaniyetimi kırmaya, irademi istikamet üzere kullanmaya gidiyorum. Başkalarına değil; yalnız Allah’a kul olmaya gidiyorum.
Ve biliyorum ki hakikî hürriyet, insanın Rabbini tanıdığı ve kendini O’na teslim ettiği yerde başlar.
Hürriyet bir slogan değil; şuurlu bir ubudiyettir.
Ve ben o şuura talibim.