Şeytan ateşten yaratılmış ve kıyamete kadar Allah’ın rahmetinden kovulmuştur.
İnsanlar içinde "şeytanın vekili" sıfatıyla onun vazifesini üstlenen siyasi iradeler; fitnekârane siyasetle ülkeler arasında yangın çıkarmak (kundaklamak) maksadıyla dostane görünüp münafıkane hareket ederler. Irkçılık gibi ayrılıkçı fikirleri toplumların içine sokarak sosyal felaketlere sebep olan bu acımasız siyasetin temsilcisi dün İngilizler idi, bugün ise onların varisleridir.
Bu siyasî emellere ulaşabilmek için tıpkı şeytanın "sağdan yaklaşması" gibi, Üstadın tespitiyle şu yöntemler kullanılır: “...altı hutuvatıyla (adımıyla) âlem-i İslâm’ı ifsat için;
•İnsanlardaki ve cemiyetlerdeki habis menbaları (kötü kaynakları),
•Tabiatlarındaki muzır madenleri (zararlı istidatları),
•Fiilî propaganda ile zayıf damarları işletiyorlar.”
İnsanların ve toplumların kaderinde söz sahibi olan aktörlerin “habis menbaları” ve “zayıf damarları” neler olabilir? Cenab-ı Hak, ayırt etmeden her insanın mahiyetine sayısız duygu ve his yüklemiştir (istidat). Bunların işlenmesiyle ortaya çıkan sonuçlara "kabiliyet" denir ve bu kabiliyetler yönelimlerine göre müspet veya menfi tezahür eder. Sömürgeci anlayışın kullandığı "habis menbalar" ve "zayıf damarlar" ise insandaki olumsuz duyguların tahrik edilmesidir.
Üstad Hazretleri bu istismar edilen damarları şöyle sıralar:
•Kiminin hırs-ı intikamını (intikam alma duygusunu),
•Kiminin hırs-ı câhını (makam ve mevkiye aşırı düşkünlüğünü),
•Kiminin tamahını (açgözlülüğünü),
•Kiminin humkunu (ahmaklığını, mantıksızlığını),
•Kiminin dinsizliğini,
•Hatta en garibi, kiminin de taassubunu (fanatizmini) kullanırlar.
Bu maddeler içinde en dikkat çekeni “hırs-ı câh” yani makam düşkünlüğüdür. Üstadın bu tesbitlerinden yaklaşık 20 yıl sonra, İsrail’i İslâm dünyasının kalbine bir problem olarak yerleştiren iradenin İngiliz siyaseti olduğu tarihî bir gerçektir. Bugün 57 üye ülkesi olan İslâm İşbirliği Teşkilatı (İİT) liderlerine, soykırımcı bir devletin başbakanı tarafından yapılan “Makamını sevenler bu işe karışmasın!” tehdidi; Üstadın 100 yıl önce işaret ettiği "zayıf damarların" nasıl hâlâ işletildiğinin ibretlik bir kanıtıdır.
Benzer şekilde, Ortadoğu'daki diğer çatışmalarda "intikam duygusu" ve mezhep ayrılıklarından beslenen "taassup" (fanatizm) damarları tetiklenerek Müslümanların birbirine sessiz kalması sağlanmaktadır.
Oysa Üstad, Hutuvât-ı Sitte’nin devamında İngiliz propagandasına karşı şu tarihi cevabı verir: “Sen ey mel’un! Günahımız için değil, İslâmiyet’imiz için zulmettin ve ediyorsun.”.
Sonuç olarak: Müslüman coğrafyalara yapılan saldırıların asıl sebebi mezhebi ayrılıklar değil, o insanların "ehl-i kıble" yani Müslüman olmalarıdır. Zamanımız Müslümanlarına düşen vazife; aradaki ihtilaflı konuları bir kenara bırakıp, İslâm kardeşliği hakikatini öne çıkararak ortak bir tavır belirlemektir.