Hayatının çoğunu sürgünlerde, zindanlarda geçiren Bediüzzaman Hazretlerinin hayatında yolu birkaç defa mahkemelerden geçmiştir.
Gerçek mahiyeti tam anlaşılamamış ve Bediüzzamanın karşı çıktığı ve destek vermediği Şeyh Said isyanından dolayı ilk kez Van’dan Batı Anadolu’ya sürgün edilen Üstad, Burdur, Isparta ve nihayetinde 1927 Mart ayında Barla’ya sürgün edilir.
Burada başlattığı Risale-i Nur telifi, merkezî hükümeti endişelendirir ve önce Eskişehir hapsine, sonrası Kastamonu sürgünü, oradan da Denizli hapsine ve mahkemenin beraatle neticelenmesi sonucunda Emirdağ’a mecburî ikamete tâbi tutulur. Denizli Mahkemesinin Üstad ve Risale-i Nurlar’ı beraat ettirmesine rağmen, zındıka komiteleri hükümeti ve adliyeyi kışkırtarak Afyon Hapsine gönderilir. Hapisten tahliyeden sonra Emirdağ, Isparta’da ikamete başladıkları sırada, Nur talebesi ağabeylerin İstanbul’da Gençlik Rehberi’ni matbaada bastırmaları üzerine, Gençlik Rehberi Davası açılır.
Üstad Said Nursî bu dava vesilesiyle 2 defa İstanbul’a gider ve mahkemeye bizzat katılır. Bu mahkemenin evvelki mahkemelerden farkı, birden fazla avukat Üstadı müdafaa ederler. İşte bu avukatlardan birisi de Şeref Laç’tır.
İstanbul Gençlik Mahkemesi Davasındaki bütün avukat savunmaları Tarihçe-i Hayat’ında neşredilir.
O mahkemede Şeref Laç’ın uzun savunmasından günümüze ışık tutacak ve aynı zamanda seküler devletin hukuk anlayışının yetersizliğini ve suçu önleyememesi konularına da temas eden Gençlik Rehberi isimli eserin muhteviyatını da nazara verdiği müdafaasından kısa pasajları, güncel devlet bürokratlarıyla ilgili davalarda emsal olur kanaatiyle, olduğu gibi naklediyorum:
Daha evvel tedbir almaya kanunen imkân yok; fakat dinen buna imkân var: Allah korkusu ve din.
Bu korku sayesinde her türlü rezaletin önü alınabileceğini bildiriyor. İslâm dini bunu emrediyor. Tedbiri evvelden alın diyor.
Ne olur?
Allah’ın emrini okuyun... Peki amma, dinlemezlerse? Dinleyenlere, iman edenlere tekrar edin; çünkü yaptığınız iş iyidir.. insanlar için, cem’iyet için, millet için, hükûmet için, devlet için hayırlıdır; şerden, beladan koruyucudur... Vatan ve milletiniz için tehlike; dinde, dinin propagandasında değil, dinsizliktedir.
Muhterem hâkimler!
Allah’ın emirleri, Kur’ân-ı Azîmüşşan’ın hikmetleri gençlere anlatılmaz, bildirilmezse, propaganda suçtur diye men’edilirse; ahlâksızlık, iffetsizlik, köksüzlük, fuhuş, zina, katil suçlarının önüne geçmek yalnız ceza kanunlarıyla kabil midir?
Netice: Mevcut seküler kanunlarımız, iş olup bittikten sonra, namus pâyimal olup adam öldükten sonra müdahale etmekte. Sonuç canlar gitmekte, aileler perişan olmaktadır. Toplumda devlete ve adalete güven kaybı yaşanmaktadır. Esas olan ise, devlet otoritesinin, insanın temel haklarından biri olan, can, mal ve namus hakkını muhafaza etmesidir. Bu hakların korunmasının yolu, önleyici adalet sistemi, kalplere manevî yasakçı yerleştirerek, herkesin kanun önünde eşitliğini ve kanun hâkimiyetini sağlayarak, güçlünün değil haklının kuvvetli olduğu gerçeğini fiilen uygulanmasıyla sağlanabilir. Kamu düzeninin temin edilmesi için, kimisi İlâhî güçten çekinmeli, kimisi ve genelde herkes kanun hâkimiyetinden sakınmalıdır.
Çözüm olarak, 1953 Gençlik Mahkemesinde Av. Şeref Laç’ın tavsiyelerine kulak verelim: “Nasihat edin, ikaz edin, Allah’ı tanıtın, insanın kalbinde Allah korkusu, Allah sevgisi, ateş, Cehennem, ebedî azab, ebedî saadet yer etsin, bilsin, anlasın, sevsin ve korksun; korksun ki fenalıklardan kaçsın, hem kendisi kurtulsun, hem de cem’iyet. Savcı da, devlet de, hükûmet de, millet de rahat etsin. Bunun için Allah korkusunu ve sevgisini insanlara aşılayın.”