MARAŞ’TA EZAN-I MUHAMMEDİ
‘’14 Mayıs 1950 seçimlerinde, Maraş’tan 7 milletvekili Meclise giriyor. Maraşlılar vekillerini Ankara’ya yolcu etmek için bu günkü Kıbrıs Meydanı’nda toplanıyorlar. O zaman bahsedilen yer şehrin dışındadır.
Vekiller Ankara’ya ciple gideceklerdir. Vekillerden birisi Sorbon mezunu Selahaddin Hüdaioğlu’dur. Bir ayağı aksamaktadır. Cipin tekeri üzerine çıkan Hüdaioğlu, Maraşlılara veda konuşması yapacaktır. Kalabalığa döner ve der ki:
“Bizden ne istiyorsunuz?”
O günün fakir, sefil, aç Maraşlısı hep bir ağızdan bağırarak:
“Ezanımızı istiyoruz! Kur’ân’ımızı istiyoruz! Dinimizi istiyoruz!’’ der.
DP’nin ilk icraatı şu olur: Meclise 27 imzalı bir önerge verilir. Önergede imzası olanlardan biri de DP Maraş milletvekili Ahmet Kadıoğlu’dur. Ve seçimden iki ay sonra bir Çarşamba günü vilayete bir yazı gelir: “Ezan-ı Muhammedî aslına uygun okunacaktır!’’
Maraş’ın ileri gelenleri ezanı aslına uygun olarak okumak için Cuma gününü kararlaştırırlar. O gün Ulu Camii önünde maşerî bir kalabalık toplanır. O günün ekmeğe muhtaç Maraşlısı kapısındaki bir koyununu, bir keçisini çekip Ulu Cami’nin önüne koşmuştur. Tam öğle vakti Maraş semalarında Ezan-ı Muhammedi yankılanacaktır. “Allahu ekber! Allahu ekber!”
Maraşlı gözyaşlarına boğulurken, hıçkırıklar boğazlara düğümlenirken, “Ya Allah Bismillah” diyerek kurbanlar kesilecektir.’’14
ANADOLU EZAN OKUMASI İÇİN BİLÂLLERİ BEKLEYECEKTİ
Yazar Vehbi Vakkasoğlu’nun babası Hilmi Vakkasoğlu diyor ki:
“Biz sanki orada ezan dinlemek için değil, Efendimizi (asm) karşılamak için toplanmıştık. Sanki ezanı bize Bilâl-i Habeşi okuyacaktı.’’15
URFA’DA EZAN-I MUHAMMEDÎ
“Urfa’da o zamanlar müezzinler âmâlardan seçilirmiş. Hasan Padişah Camii’nin müezzinini minareye çıkartırlar. İlk ‘Allahuekber’ sesine kulak kabartılmıştır. Pür dikkat…
Bir, üç, beş derken dakikalar geçer, ama ezan sesi gelmez bir türlü. Müezzini görürler şerefede, nedense okumamaktadır. Seslenirler kendisine; cevap alamazlar. ‘Git de bak bakalım ne olmuş?’ diye bir genci gönderirler şerefeye. Genç birazdan soluk soluğa iner aşağıya. Hep birlikte merakla sorarlar: ‘Neden okumuyor müezzin?’ Genç cevap verir: ‘Ağlıyor da ondan!’’16
ERZURUMLU ŞOFÖR
‘’1954 yılında Erzurumlu bir şoförle konuşan Hürriyet gazetesi Ankara şefi Emin Karakuş, neden Demokrat Parti’yi tuttuğunu sormuştur. Şoförden şu anlamlı cevabı aldığını hatıralarında yazmaktadır:
‘Değil mi ki, bu parti bize ‘Allahuekber’, dedirtmiş, minarelerimizden bunu bize duyurmuştur. Bu bize yeter. Bunun dışında DP ne yaparsa yapsın hiçbir değeri yoktur. Bizi dinimize kavuşturan bu parti olmuştur.’’17
Bu aziz milletin tarihinde yeni bir devir açan bu ezan meselesi aslında Demokrasi Bayramı olarak ilân edilmeli, her sene şenliklerle kutlanmalıdır.
BEDİÜZZAMAN, KUR’ÂN’IN TÜRKÇELEŞTİRİLMESİNE KARŞI RİSALE YAZIYOR
Bir Türkçülük sevdası almış başını gidiyordu. Cumhuriyetin kurucu kadroları ve reisi bu konuda canhıraşane çalışıyor her şeyi, hatta mukaddesleri bile buna alet ediyorlardı. Kur’ân’ın Türkçe tercümesi yapılıyor. Hutbeler Türkçe okunuyor. Ezan Türkçe okunuyor. Topyekûn bir milletin geçmişle bağları kopartılmaya çalışılıyordu.
Bu ortamda fikrî mücadelesini sürdüren Said Nursî; Mu’cizat-ı Kur’ânîye Risalesini neşrederek ve talebeleri eliyle çoğaltıp dağıttırarak, Kur’ân’ın Türkçe tercümesinin yapılamayacağını ve hiçbir tercümenin Kur’ân’ın yerini tutmayacağını, ilmen ve aklen ispat edip ders veriyordu.
Kur’ân’da olan tekrarata karşı, gelen itirazlara ‘Emirdağ Çiçeği’ adı altında neşrettiği mektubu talebelerine, onlar da diğer halkalarına ve halka ulaştırdılar. Bu Risalenin yazımı ve dağıtımı sonucunda; Nurların okunması sayesinde Said Nursî; “Risale-i Nurların her tarafta intişarıyla o dehşetli planı akim bıraktı.’’18
Said Nursî, Türkçe hutbe okunmasına da itirazda bulunmuş ve bu konuda da Risale telif etmiştir.
Türkçe ezan ve kamet uygulaması, bütün Türkiye çapında titizlikle uygulanır ve bu yasağa uymayanlar köylere kadar takip edilirken; Said Nursî’nin hususî mabedine ve ibadetine kadar müdahale ederler.
Bu duruma şiddetle karşı çıkan Bediüzzaman, yazısına; “Bu asırda yüz bin cihetle ‘ Yaşasın Cehennem ‘ dedirten mimsiz medeniyetperestlerin başlarına vurulmak için yazılmış bir arzuhaldir.’’19 diye başlar.
İslâmî şeairlerini, her ortamda ve her şart altında savunan ve o şeairleri uygulayan Bediüzzaman, ezanın değiştirilerek okunmasına şiddetle muhalefet eder. Ve onları cehennemle ikaz eder.
Korku dağlara taşlara sinmiştir. Gizli okunan Ezan-ı Muhammedi’den dahi korkutmaktadır.
“Kardeş kardeşi, nasıl ihbar edebiliyor, aynı Allah’a secde eden iki cemaat mensubundan birisi diğerini nasıl cezalandırıyordu.’’20
Bediüzzaman’ın bulunduğu köye oğlunu yerleştiren ve Said Nursî aleyhinde faaliyetler yürüten, Eğirdir Müftüsüne yazdığı bir mektubunda, Said Nursî şunları söyleyecektir:
“Beni haddimden çok fazla hüsn-ü zanda bulunan ve harekâtımı herkesten ziyade hak telâkki eden bir ehl-i ilim, sana itimaden, oğlunuza meslekçe dostluk etmiş. O adam bir gün yanıma geldi. Hususî odamda namazımızı kılmak vakti geldi. Benimle beraber cemaatle kılmak onun yanında çok ehemmiyetli olduğu halde, gizli ezan-ı Muhammediyi (asm) işitmekten kulağı müteneffirane, havftan gelen istikrah ile, kalktı kaçtı. Bu işe sen fetva ver! Fahr-i Alemin (asm) en nuranî, leziz, kudsî kelimatını işitmekten kaçan bir kulağın altında olan kalbte bulunan iman, ne hale girdiğini sen söyle!’’21
Kur’ân’ın, zikirlerin, tesbihatın Türkçeleştirilerek, manaları bilinerek okunması konusunda kendisine sorulan ısrarlı sorulara cevaplar veren ve bunu yazıya döken Said Nursî; yazdırdığı bu mektuplar ve verdiği dersleri, talebeleri vasıtasıyla çoğaltarak neşretme ve yayma konusunda çok titiz davranırdı.
Ezan, salât, selâ ve tesbihatları İslâm’ın birer şeairi olarak gören Said Nursî, bu mübarek kelimelerin değiştirilmesini bid’a olarak görüyor ve bu konuda fetva verenlere şiddetle karşı çıkarak, şunları söylüyordu:
“Her Bid’at dalâlettir ve her dalâlet Cehennem ateşindendir. (Hadis-i Şerif. Müslim) Acaba bu ferman-ı katiye karşı, ulemaü’s-su tabirine lâyık bazı bedbahtlar hangi maslahatı buluyorlar, hangi fetvayı veriyorlar ki, lüzumsuz, zararlı bir surette şeair-i İslâmiyenin bedihiyatına karşı geliyorlar, tebdili kabil görüyorlar?
Meselâ, nasıl ki bir hayvanın veyahut bir meyvenin derisi soyulsa, muvakkat bir zarafet gösterir; fakat az bir zamanda o zarif et ve o güzel meyve, o yabani ve paslı ve kesif ve arızi deri altında siyahlanır, taaffün eder. Öyle de, şeair-i İslâmiyedeki tabirat-ı Nebeviye ve İlâhiye, hayattar ve sevabdar bir cilt, bir deri hükmündedir. Onların soyulmasıyla, maanideki bir nuraniyet, muvakkaten çıplak, bir derece görünür. Fakat, ciltten cüda olmuş bir meyve gibi, o mübarek manaların ruhları uçar, zulmetli kalb ve kafalarda beşeri postunu bırakıp gider. Nur uçar, dumanı kalır.’’22
İSLÂM KAHRAMANI ADNAN MENDERES
16 Haziran 1950’de Demokrat Parti döneminde kabul edilen bir kanunla Ezan-ı Muhammedi (asm) serbest olarak, 18 yıl aradan sonra tekrar okunmaya başladı.
Ezan-ı Muhammedi’yi (asm), aslına uygun olarak okutan Başbakan Adnan Menderes için, Said Nursî başkaca hiç kimsenin kullanmadığı bir tabiri kullanacaktı:
“Adnan Menderes gibi bir İslâm Kahramanı ile bir sohbet etmek isterdim.’’23
Bediüzzaman için, Ezan-ı Muhammedinin (asm) kabulü ve serbest okunması bir bayramdı. Müslümanların bayramıydı bu gün.
Bediüzzaman, bu bayram sevincini talebelerine yazdığı bir mektupla şöyle paylaşacaktı:
“Aziz, sıddık kardeşlerim,
Hem sizin, hem bu memleketin, hem âlem-i İslâmın mühim bayramlarının mukaddemesi olan, bu memlekette şeair-i İslâmiyenin yeniden parlamasının bir müjdecisi olan ‘ezan-ı Muhammedinin (asm) kemal-i ferahla on binler minarelerde okunmasını tebrik ediyoruz.’’24
O ŞARKIYI SİZDE SÖYLEDİNİZ Mİ?
“Bediüzzaman’ı ilk ziyaretim 1952’de Akşehir Palas Oteli’nde olmuştur. Yedek subaylığını yapan bir ziraat Mühendisi de beraberimdeydi.
Bediüzzaman bana dedi ki:
Nerede olursanız olun namazınızı ihmal etmeyin. Siz zabit (subay) olduğunuz için diğer erlerde sizden cesaret bulur ve onlar da kılarlar. Vakit bulamazsanız farz namazları kılınız. Mühendis arkadaşla konuştuktan sonra, Üstad bana döndü, mesleğimi sordu, müezzinlik yaptığımı söyledim.
Üstad bir anda kaşlarını çattı:
- O şarkıyı sizde söylediniz mi?
Üstadın ne demek istediğini anlayamamıştım. Anlayamadığımı ifade edince, Üstad bu defa:
-Minarelerde söylenen o şarkıyı…
Türkçe ezanı kastettiğini anlamıştım. Çok utandım ve sıkıldım, mahçup ve suçlu bir halde:
“Evet…”
“Maalesef!” diyerek cevap verdim.
Bu defa Üstad eski bir hatırasını anlattı:
“Bir talebem vardı. Bu yeni uydurma ezan çıktığı vakit bana geldi.
‘Yeni ezan okuyayım mı, yoksa müezzinliği bırakayım mı?’ dedi.
Ben düşündüm… Bu muhlis kardeşim, bu vazifeyi bıraksın mı? Eğer bu vazifeyi bırakırsa, yerine bir fasık gelip kendi isteğiyle okuyacak. Cahilliğinden bu ezanı hak bir şey zannedecek. O zaman kalbime şu geldi. Ve ona dedim ki:
‘Sen müezzinliği bırakma. Minareye çıktığın vakit, kendi duyacağın kadar ezanın aslını oku. Aslî ezanı bitirdikten sonra, onların istediklerini söyle. O zaman zaruretten dolayı, ezanın aslını okumuş ve tercümesini de duyurmuş olursun.’
Üstadın anlattıklarını dikkatle dinliyordum. Müezzin olarak ben de böyle yaptığımı söyleyince, Üstad; çok memnun oldu. Öyleyse kurtuldunuz, diye bilidirdi.’’25
SON SÖZ
Bediüzzaman’ın, âlem-i İslâmın bayramı olarak kabul ettiği, Ezan-ı Muhammedi’nin kabul ediliş tarihinin, bütün yurtta bayram olarak kutlanması ve kabul edilmesi tarihe ve İslam kahramanı Adnan Menderes’e bir vefa borcu olduğunu hatırlatmak isterim. Ezan-ı Muhammedî dendiğinde, bu milletin aklına bir Bilâl-i Habeşi gelir, bir de İslâm Kahramanı Adnan Menderes.
DİPNOTLAR:
14) Atilla Yılmaz, Sentez Haber. 08 Mart 2010.
15) Türkçe Ezan ve Menderes. Mustafa Armağan. Timaş. Yay. İst. 2010. S. 206.
16) Age. s. 11.
17) Age. s. 13.
18) Age. s. 425.
19) Bediüzzaman Said Nursî, Şuâlar. s. 379.
20) Türkçe Ezan ve Menderes, Mustafa Armağan. Timaş. Yay. İst. 2010. s.8
21) Bediüzzaman Said Nursî. Barla Lâhikası. S. 195.
22) Age. s. 385.
23) Bediüzzaman Said Nursî, Emirdağ Lâhikası, s. 393.
24) Age. s. 393.
25) Türkçe Ezan ve Menderes, Mustafa Armağan, Timaş. Yay. İst. 2010. S. 102.