Maddî bahar yine geldi! Şimdi ümmet, millet ve insanlık manevî bir bahar bekliyor! Fıtrat kanunu; Cennetasa baharların ağır bedeller istediğine amirdir. Şiddetli kış, dehşetli karanlık, buz ve karların sonunda bahar gelir.
İstikbale ait manevî baharların tahmin, tahlil ve yorumu, derin bir ilim, vehbî bir sünuhat geniş bir ufku gerektirir. Sırlı, zor ve karışık hadiselerin yorumlanması da kamuoyunu ikna etmesi de zaman ve sabır ister.
20. asrın başlarında Osmanlı İmparatorluğu, İslâm coğrafyası, Batı medeniyeti büyük zorluklar ve çıkmazlarla mahzun ve çaresizdi. Ümmet ve insanlık bu badireden çıkmak için bir kurtarıcı bekliyordu! Bu ancak Kur’ân’la mümkündü. Dağlarvarî çıkmazların çözümü İlâhî hükümlerin rehberliğinde olabilirdi.
Kur’ân’ın i’cazı asrın ve beşerin dertlerine çareye, izah ve yoruma muhtaçdı. Bu i’cazı yorumlayacak, insanlık ve medenî dünyaya çare olacak kurtuluş reçetesi, bir rehber, sır çözücü, farklı üstün zekâ, ilim, irade ve müceddid gerektiriyordu. Milletin, ümmetin ve insanlığın bekleyişi ve ümidi buydu!
Klasik bir “tefsir” anlayışı yığılmış dertlere, çaresizliğe, ümitsizliğe, karamsarlığa, çıkmazlara, çözüm sunmaktan uzaktı. Sıkıntılar büyüktü. Sunulan mevcut durum çözüm üretmekte acizdi.
Yıkım ve tahribat manasındaki: “Savaş”, iki cephede devam ediyordu. Silâhla, dağ ve ovalarda! Fenlerle mekteplerde, medreselerde, darü’l-fünunlarda! (Üniversitelerde)
Dağ ve ovalarda bedenler mahvediliyor, okullarda beyinler maddeperestlik ve tabiatperestlikle zehirleniyordu. İnsanlık savrulmadaydı.
Bütün bu şartlarda Şarkî Anadolu’dan payitaht İslâmbol’a (İstanbul’a) ve medreslere bir ses haykırmaya başlamıştı. Ararat Dağının eteklerinde görülen hakikatli bir rüya! “İ’caz-ı Kur’ân’ı beyan et!” emrini veriyordu. Bu manevî miras ve görevle yepeyeni bir devir, asra ve aslına uygun bir İslâmî yorum ve tecdid hareketi başlıyordu. Nur davası; Sahabe ve hakikat mesleği, imanı kurtarma mücahedesi!
Bu yeni dönem; büyük inkılaplar, yıkımlar, değişimler, olaylar, dehşetli şahıslar, gruplar, usuller, sualler, farklı hayat tarzları ve tavırlarla çok farklıydı.
Bütün bunlara karşı asrın Bedi’sine, karamsar sorular, ondan da müjdeli cevaplar vardı!
“Sual: ‘İfrat ediyorsun, hayali hakîkat gösteriyorsun. Bizi de techil ile tahkir ediyorsun. Zaman ahirzamandır, gittikçe fenalaşacak.’”
“Cevap: Neden dünya herkese terakkî dünyası olsun da, yalnız bizim için tedennî dünyası olsun? Öyle mi? İşte ben de sizinle konuşmayacağım, şu tarafa dönüyorum, müstakbeldeki insanlarla konuşacağım:”
“Ey üç yüz seneden sonraki yüksek asrın arkasında gizlenmiş ve sakitane Nurun sözünü dinleyen ve bir nazar-ı hafî-i gaybî ile bizi temaşa eden Said’ler, Hamza’lar, Ömer’ler, Osman’lar, Tahir’ler, Yûsuf’lar, Ahmed’ler, vesaireler! Sizlere hitap ediyorum. Başlarınızı kaldırınız, “Sadakte” deyiniz. Ve böyle demek sizlere borç olsun. Şu muasırlarım, varsın beni dinlemesinler. Tarih denilen mazi derelerinden sizin yüksek istikbalinize uzanan telsiz telgrafla sizin ile konuşuyorum. Ne yapayım, acele ettim, kışta geldim; sizler cennetasa bir baharda geleceksiniz. Şimdi ekilen nur tohumları, zemininizde çiçek açacaktır. Biz, hizmetimizin ücreti olarak sizden şunu bekliyoruz ki: Mazi kıt’asına geçmek için geldiğiniz vakit, mezarımıza uğrayınız; o bahar hediyelerinden birkaç tanesini medresemin mezar taşı denilen ve kemiklerimizi misafir eden ve Horhor toprağının kapıcısı olan kalenin başına takınız. Kapıcıya tenbih edeceğiz; bizi çağırınız. Mezarımızdan ‘mübarek olsun, afiyet olsun’ sadasını işiteceksiniz...” (Tarihçe-i Hayat, s. 95.)
—Devam edecek—