"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Kaderin ikazları hep devam eder

07 Aralık 2020, Pazartesi 00:23
İnsanoğlu olarak bizim yanlışımız, kusurumuz, hatamız, günahımız eksik olmaz. Ancak bazen günahımız boyumuzu aştığında, yanlışımız haddimizden taştığında İlâhî Kader’in ikazları da eksik olmaz. Olmamıştır.

MÂNEVİ DEĞERLERİMİZLE KOVİD-19 TERAPİSİ
HAZIRLAYAN: SÜLEYMAN KÖSMENE - 3

Celâl Dilinin Kelimeleri  

Biz insanoğlunun zulmü, isyanı, günahı, hatası bitecek mi? Maalesef bitmiyor ve gazap tokatlarına hep maruz kalıyoruz. 

Biz inançlı insanlarız. Rüzgârın sert esmesini gazaptan sayar ve kendi halimize bakarız. Şiddetli yaz sıcağını “min feyhi Cehennem” (Cehennemden bir nefes)17 sayarız ve ibret alırız. Hatamızı görmeye çalışırız. 

“Git fırtınalı bir denizden, zelzeleli bir zeminden sor, “Ne diyorsunuz?” de; elbette, “Yâ Celîl, yâ Celîl, yâ Azîz, yâ Cebbâr” dediklerini işiteceksin.” 18 “Semâyı dinle; nasıl “Yâ Celîl-i Zülcemâl” diyor.” 19

Allah’ın celâlini, gazabını, bizi şiddetlice uyarmak istediğini hadiselerin akışından fark ederiz. Başımızda dönen salgınları ve hastalıkları da böyle yorumlarız. Allah’ın bizimle celâl ve gazap diliyle konuştuğunu idrak ederiz. Ve bir kusurumuz olduğunu fark ederiz.  

Hastalıkların, celâl dilinin kelimeleri olduğunu anlarız.

Ancak bu yorum bizi ürkütmesin. Kusurumuzu, isyanımızı, günahımızı fark ettiğimiz an, artık işimiz kolaydır. Gelen belâyı rahmete vesile sayar, tövbe ederiz. Tövbe ettiğimizde, sabunun elimizin koronavirüsünü temizlediği gibi, günahımızın dökülüp gittiğini görürüz. 

Allah’tan ki, bu tokatlar gazap olarak gelse de, bize günahsızlığa dönüş startı veriyor, bize rahmetin kapısını açıyor, mağfireti bize yakın ediyor, bize Allah’ın has kulu olma fırsatını sunuyor. 

O halde bu belâyı bir start düğmesi sayalım. 

Evet, güzel günler için geri sayım başlamıştır. Adına hastalık denen bu geri sayımı olumsuz bir durum saymayalım; bilâkis bunu fırsat bilelim, bunu avantaja çevirelim. Sabırla, sükûnetle karşılayalım.

Arkası inşallah güzel gelecektir. 

Şifa da gelse, rahmet de gelse inşallah güzel olacaktır.

 “Sonunda zulümlerini sürdürürlerken onları tûfan yakaladı.” Ankebut Sûresi: 14

 Kaderin İkazları Eski Kavimlere de Geldi

İnsanoğlu olarak bizim yanlışımız, kusurumuz, hatamız, günahımız eksik olmaz. Ancak bazen günahımız boyumuzu aştığında, yanlışımız haddimizden taştığında İlâhî Kader’in ikazları da eksik olmaz. Olmamıştır.

Nuh kavminin başına gelen tufan ve kavmin neredeyse topyekûn helâk olması, Nuh kavminin Hazret-i Nuh’u (as) dinlememesi, taşkınlıklarından vazgeçmemesi, fakirleri itip kakmaları, edepsizlikte ileri gitmeleri, şükürden uzak bir hayat yaşamaları ve dünya lezzetlerine çok düşkün olmaları üzerine vaki olmuştur.   

Kur’ân, “Vaktiyle biz Nûh’u kendi kavmine resul olarak göndermiştik. Nûh, bin yıldan elli yıl az bir süreyle onların arasında kaldı. Sonunda zulümlerini sürdürürlerken onları tûfan yakaladı.” 20 buyurdu.

İbrahim Aleyhisselâm’ın vazife yaptığı Nemrut kavminin toz bulutları halinde sivrisinek salgınıyla helâk olması, ateşe tapmaktan vazgeçmemeleri, küfür içinde yüzmeleri, yıldıza ve putlara tapmaları, Hazret-i İbrahim’e (as) tuzak kurmaları üzerine gerçekleşmiştir. Kur’ân, “O’na tuzak kurmak istediler. Fakat biz onları daha çok hüsrana uğrayanlar kıldık.” 21 buyurdu.

Hud Aleyhisselâm’ın vazife yaptığı Ad kavmi de cezalandırıldı. Çünkü onlar dünya saltanatına gark oldular, şehirleri ve yerleşim yerleri fitne ve fesat yuvası haline soktular, güçsüzleri ve kimsesizleri ezdiler ve bundan zevk aldılar, zalim ve gaddarlıkları haddi aşmıştı.  Şiddetli kuraklık ve kasıp kavuran rüzgâr onları helâk etti.   

Hud Aleyhisselâm öğüt verdikçe onunla alay ettiler,  “Sen öğüt versen de vermesen de bizce birdir.” 22 dediler.   

İpuwer Papirüsünün Yazdıkları

Musa Aleyhisselâm’ın uyarıcı olduğu Firavun kavmi de cezalandırıldı. Çünkü onlar mazlum halkları eziyorlar, kibir ve gururla İlahlık iddiasında bulunuyorlar, putlara tapıyorlardı. Musa Aleyhissselâmı dinlemediler. Şiddetli ve taşkınlar yapan, ekinleri ve hayvanları telef eden yağmurla, evlere ve elbiselerinin ceplerine kadar ulaşan çekirge sürüleri ile, ekinleri yiyip bitiren haşerat musîbeti ile, yerleri yurtları dolduran kurbağa salgını ile, yiyecekleri, içecekleri, suları, çayları kırmızıya çeviren kan dehşeti ile cezalandırıldılar.   

 “Her yerde kan vardı. Nehir kan oldu. Dün gördüğüm her şey helâk oldu. Biçilmiş gibi her toprak çırılçıplak! Mısır’ın aşağısı mahvoldu.” 

(M. Ö. 2000)  Ipuwer Papirüsü 

Kur’ân bu musîbetlerden şöyle bahseder: 

“Biz, Firavun ve çevresini belki düşünüp ders alırlar diye yıllar yılı kuraklığa ve ürün kıtlığına uğrattık.” 23 “O sebeple, kudretimizin yüceliğinin delili olarak, başlarına tufan, sel baskını, çekirge, haşere, kurbağa ve kan gönderdik; buna rağmen gurur ve kibir gösterdiler. Zaten onlar günahta haddi aşmış bir kavim idiler.” 24 

Bu musîbetlerden bahseden belgeler de vardır. Mısır’da Orta Krallık devrinden kalan 4000 yıllık Ipuwer papirüsü 19. yüzyılın başında Mısır’da bulunmuştur. Bu papirüs bulunduktan sonra, 1909 yılında Leiden Hollanda Müzesi’ne götürüldü, Gardiner tarafından tercüme edildi. Papirüste Mısır’daki kıtlık, kuraklık gibi felâketler ve Mısır’dan kölelerin kaçışı anlatılmaktadır. Söz konusu papirüsün yazarı İpuwer’in de bu olayların şahidi olduğu anlaşılmaktadır. 

Ipuwer papirüslerinden birinin kısa bir tercümesi şöyledir:   

  “Felâketler bütün memleketi sarmıştı. Her yerde kan vardı. Nehir kan oldu. Dün gördüğüm her şey helâk oldu. Biçilmiş gibi her toprak çırılçıplak! Mısır’ın aşağısı mahvoldu. Bütün saray ıssız kaldı. Sahip olunan her şey; buğday, arpa, kazlar, balıklar… Gerçekten ekin her yerde mahvoldu. Topraklar bütün kargaşaya ve gürültüye rağmen. Dokuz gün boyunca saraydan hiçbir çıkış yoktu. Yukarı Mısır harap olmuştu. Her yerde kan vardı. Ülkede salgın hastalıklar baş gösterdi. Bu gün gerçekten kimse Kuzey’e Byblos’a gidemiyor. Mumyalarımız için ne yapacağız? Altın azalıyor. İnsanlar sudan korkar oldu.  Su içtikten sonra bile susadılar. İşte suyumuz! Mutluluğumuz! Yapabileceğimiz ne var? Her şey talan! Şehirler yıkıldı. Yukarı Mısır kurudu. Yerleşim alanları bir dakika içinde alt üst oldu.” 25

Salih Aleyhisselâm’ın vazife yaptığı Semud kavmi de helâk oldu. Zalimdiler, kibirliydiler, küstahtılar, Peygamberlerini dinlemediler. Şiddetli sarsıntı, korkunç ses, dehşetli gök gürültüsü ve öldürücü yıldırımla cezalandırıldılar. “Bunun üzerine onları dayanılmaz bir sarsıntı tuttu da kendi yurtlarında diz üstü çöke kaldılar. 26 “O zulmedenleri dayanılmaz bir ses sarıverdi de kendi yurtlarında dizüstü çökmüş olarak sabahladılar.” 27

 Ahlâksızlıkta sınır tanımayan Lut kavmi de helâk oldu. Üzerlerine ansızın balçıktan pişirilmiş kat kat taşlar yağdı. Bu kavmin ibret verici görüntüleri helâk kalıntıları günümüze kadar ulaşmıştır. 

 “Derken, tan yerinin ağarma vaktine girdiklerinde onları (o korkunç ve dayanılmaz) çığlık yakalayıverdi. Anında yurtlarının üstünü altına çevirdik ve üzerlerine balçıktan pişirilmiş taş yağdırdık.” 28

Bunca geçmiş zamanda cezalandırılmış bunca insanlar ve halklar var.  

 “Onlara, kendilerinden öncekilerin; Nuh, Ad, Semud kavminin, İbrahim kavminin, Medyen ahalisinin ve yerle bir olan şehirlerin haberi gelmedi mi? Onlara Resulleri apaçık deliller getirmişlerdi. Demek ki Allah, onlara zulmediyor değildi, ama onlar kendi nefislerine zulmediyorlardı.”  29                     

 Tevbe Sûresi: 70

Zalimlere Tokat, Masumlara Rahmet 

ahıs olarak gazab-ı İlâhîye sebep olan bir günahımız olmayabilir. Bu güzel bir durumdur. Böyleleri için, gelen musîbet, doğrudan müjde demektir ve rahmete sebeptir. 

Masumun başına ne gelse, rahmetin habercisidir. Biraz sabrı zor olsa da, hem dünyada, hem ahirette bu musîbet sebebiyle kendisi rahmete, huzura ve saadete kavuşur.

Fakat dünyada İlâhî gazabı celp eden çok kötülükler de var. Çok zulümler yapılıyor. Ve bu zulümlere maalesef dur diyen olmuyor, olamıyor. Sessiz milyonlar, maalesef yüreklerindeki çığlıkları dünyaya işittiremiyor. Zalimler satranç oyunlarıyla masumları, mazlumları çok eziyorlar. Güç vahşî zalimlerin elinde bulunuyor. İnsanlar da ses çıkarmayınca ve çaresiz kalınca, iş kadere kalıyor. 

Kader hafiften bir uyarı butonuna basmış gibidir. Ders alan olursa ne âlâ!

Ana toprağını terk edip anasıyla birlikte zalimlerin elinden kaçarken denizde boğulup kıyıya vuran Aylan bebek neyi anlatıyor?

Bombanın, kanın, tozun, taşın, toprağın içinden sıyrılıp, kan revan içinde, ağlayarak, “Ben bunları Allah’a şikâyet edeceğim” diyen Suriye’li çocuk neyi haber veriyor?

Zulmün çocuklara kadar, masumlara kadar, günahsızlara kadar indiğini değil mi?

Ellerini yüzüne kapatan Uygurlunun, gözlerini silerek, “Zulüm gören dünyada hiçbir mahlûk ve insan görmedim. Hatta bizden de horlanmış ezilmiş bir hayvan bile göremedim. Vahşi hayvanları da onu esirgeyen, onu himaye eden teşkilâtlar var. Adam yiyen timsahları bile himaye eden teşkilâtlar var. Biz insan olarak dünyaya gelmiş Uygurlar’ın sesini neden hiç kimse duymuyor?” çığlıklarını insanlar duymuyorsa, Yüce Yaratıcı duymaz mı?

“Babamın Doğu Türkistan’da zindanda olduğunu öğrendim. Bir ay içinde gelse iyi olurdu. Çünkü annem çok üzülüyor, çok ağlıyor. Annem ağlayınca benim yüreğim ağrıyor. Allah zindandaki babamı görüyor, beni de duyuyor. Bize yardım edin, babamı kurtarın..!” diyen Kazak Türk’ünün sesini kimse duymazsa, Allah duyuyor.

‘’Canımın nasıl yandığını kelimelerle anlatamam!”  “Allah’ım mazlumların sesini duy! Rabbim Senden başka yardım alacak kimsem yok.” “Birçok Müslüman ülke var; içlerinden bizim için seslerini yükseltecek hiç kimse yok mu?” diye çaresizce ağlayan Arakanlı anne bu feryatlarını kime duyuruyor?

 “Ne halde olduğumuzu, ne yaşadığımızı sadece Allah biliyor. Çocuğuma çare bulamıyorum. Tek dayanağımız, tek güvencemiz Allah!” diye haykıran Yemenli anne kime sesleniyor?

Nice bebeklerin çığlıkları, nice çocukların hıçkırıkları, nice annelerin gözyaşları, nice masumların çaresiz ve sessiz çırpınışları Arş-ı Âlâ’da yankılanmıştır. 

Bunlar yer kürenin taşıyabileceği yükler değildir.

Suçsuz değiliz. Kur’ân, “Onlara, kendilerinden öncekilerin; Nuh, Ad, Semud kavminin, İbrahim kavminin, Medyen ahalisinin ve yerle bir olan şehirlerin haberi gelmedi mi? Onlara Resulleri apaçık deliller getirmişlerdi. Demek ki Allah, onlara zulmediyor değildi, ama onlar kendi nefislerine zulmediyorlardı.” 29 diyerek afetlerden ders almamız gerektiğini hatırlatıyor. 

Demek, insanların zulmü ve kötülükleri susturmakta âciz kaldıkları zamanlarda devreye kader giriyor. Zalimlere tokat indiriyor, masumlara rahmet yağdırıyor.

 Böyle umumî tokatlardan zalimin de, mazlumun da hissesi olması imtihan sırrının bir gereğidir. Ama hiç endişe edilmesin; bundan masumun istihkakı rahmettir, keremdir, lütuftur.

“Allah sabredenlerle beraberdir.”

Bakara Sûresi: 153

Dipnotlar: 

17- Mektûbât, s. 15; Buhari, 1/142, 162.

18- Sözler, s. 372.

19- Sözler, s. 372.

20- Ankebut Sûresi: 14, 15.

21- Enbiya Sûresi: 70.

22- Şuara Sûresi: 136.

23- Araf Sûresi: 130.

24- Araf Sûresi: 133.

25- https://www.ortodokslartoplulugu.org/kutsal-kitap/ipuwer-papirusu/

26- Araf Sûresi: 78.

27- Hud Sûresi: 67.

28- Hicr Sûresi: 73, 74.

29- Tevbe Sûresi, 70.

DEVAM EDECEK

Okunma Sayısı: 2062
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
    (*)

    Namaz Vakitleri

    • İmsak

    • Güneş

    • Öğle

    • İkindi

    • Akşam

    • Yatsı