"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Sağlam bir hürriyet fikri güçlü bir imanla gelişir

04 Mart 2020, Çarşamba 00:14
Stratejik Kalkınma Derneği Başkanı Emekli Bürokrat ve Eğitimci Hasan Kaplan: Bediüzzaman “Hürriyet, Rahman olan Allah’ın bir hediyesidir. Çünkü o imanın özelliğidir” diye cevap vererek iman ile hürriyet arasındaki bağa dikkat çekmiştir. Hitabenin başında “Ey Hürriyet-i Şer’î!” diye hitap etmesi de o günün şartlarında fevkalade bir cesaret ve imanın terennümüdür.

Eğitimci Hasan Kaplan’ın Risale-i Nur Enstitüsü Ankara Şubesinde verdiği seminerden notlar (1)
Haber Merkezi-Ankara

***

Risale-i Nur Enstitüsü Ankara Şubesinde iki haftada bir düzenlenen “Hürriyet” temalı akademik seminerler kapsamında icra edilen programın konuşmacısı Stratejik Kalkınma Derneği SKADER Başkanı emekli bürokrat ve eğitimci Hasan Kaplan idi. Kaplan “Hürriyet ve Gelişme” başlıklı seminerinde güncel konulara da temas etti ve önemi mesajlar verdi. Önemi sebebiyle konuşmanın geniş bir özetini yayınlıyoruz.

***

Değerli Dinleyiciler,

Biz bugün bu seminerde Bediüzzaman’ın hürriyet anlayışı ve bu anlayışın beşerî gelişmeye yapacağı katkılar üzerinde durmaya çalışacağız.

Bediüzzaman’ın hürriyet anlayışına ve hürriyetin insan hayatına, toplum hayatına ve devlet yönetim sistemi ile gelişmeye olan etkilerine geçmeden önce hürriyetin kısaca bir tanımını yapmak konunun daha iyi anlaşılması bakımından faydalı olacaktır.

Hürriyeti “insanın meşru dairede serbestçe hareket etmesi” olarak ifade edebileceğimiz gibi, “insanın ne nefsine ne de başkasına zarar vermeden serbestçe hareket etmesi” olarak da anlayabiliriz. Tek bir kelime ile söylemek gerekirse “insanın bağımsızlığı” şeklinde tanımlayabiliriz. Bu aynı zamanda hiçbir güç karşısında eğilmeden onurlu bir hayat yaşamanın da adıdır.

Şu tartışmasız bir hakikattir ki Bediüzzaman hürriyete âşıktır. Onun hürriyet anlayışı İslamî bir hürriyettir. Yani sınırlarını İslâm’ın kudsî prensiplerinin belirlediği bir hürriyettir. O sınırsız hürriyet anlayışını mutlak bir vahşet, hayvanlık ve nefsin arzularına esir olmak olarak, hürriyetin meşru şekilde sınırlandırılmasını ise hakiki insanlık olarak değerlendirir.

Nitekim İkinci Meşrutiyetin ilanı sırasında toplumun çeşitli kesimlerinde hürriyet ile ilgili yapılan farklı yorum ve değerlendirilmelere karşı, o, bir İslâm mütefekkiri ve âlimi olarak hürriyet ile ilgili özgün açıklamalarda bulunur. Kendine özgü ve İslâmî esaslar üzerine bina edilen bir hürriyet tanımı yapar: “Asıl mümîn hakkı ile hürdür. Sani-i Âleme abd ve hizmetkâr olan halka tezellüle tenezzül etmemek gerektir. Demek ne kadar imana kuvvet verilse, hürriyet de o kadar kuvvet bulur.”

Yine başka bir ifadesinde “Ben hürriyet ve serbestiyetimi hiçbir keyfi kanunla tahdit ettirmem” diyecek kadar sarsılmaz bir imana sahip olan Bediüzzaman’daki serbestiyet ve hürriyet aşkı “Ekmeksiz yaşarım, hürriyetsiz asla” ifadesinde de oldukça berrak biçimde görülmektedir.

Bediüzzaman Avrupa’dan gelen dinsizlik akımına karşı koymayı ve tabiatçı felsefeden doğan mutlak istibdadın Kur’an-ı Hakime ters düşen prensiplerine boyun eğmemeyi, onlara itaat etmemeyi ve şer’î hürriyet olan İslâmî hürriyet ve medeniyeti için mücadele etmeyi prensip edinmiştir.

Üç devri yani İstibdat, Meşrutiyet ve Cumhuriyeti yaşamış olan Said Nursî bu üç dönemde de hakiki bir imanın lâzımı olan hürriyetin doğru anlaşılması için çalışmıştır. İman ve hürriyet mücadelesinde hiçbir güç ona engel olamamıştır. Gaye uğrunda “Vazife cümleden âlâ, nefis cümleden ednâ” diyerek bedel ödemekten çekinmemiş, izzetli ve mümince bir duruş sergilemiştir.

Bediüzzaman’ın hürriyet konusundaki referansları ise İslam’ın kudsî kaynakları olan Kur’an-ı Hakim, Resulü Ekrem (A.S.M.) ve Sadr-ı Evvel diye ifade ettiği Asr-ı Saadet uygulamalarıdır. Bu minvalde, İkinci Meşrutiyetin üçüncü gününde, önce İstanbul’da verdiği ve sonra Selanik’te hürriyet meydanında tekrar ettiği ve o zamanın gazetelerinin yayınladığı ünlü “Hürriyete Hitap” başlıklı nutku, Bediüzzaman’ın hürriyet ile ilgili fikirleri hakkında tek başına yeterli bir kanaat vermekle birlikte; başta Münazarat, Divan-ı Harb-i Örfi ve Nutuk isimli eseri olmak üzere sair Risalelerinde de hürriyet ile ilgili önemli açıklamalara rastlamak mümkündür.

Bediüzzaman’ın bilhassa hürriyet ile iman ve insan olmak arasında kurduğu muhteşem ilişki emsalsizdir. Nitekim Doğuda aşiretlere meşrutiyet ve hürriyeti anlatırken Hizanlı Şeyh Selim’in hürriyeti cehennemlik bir şey olarak görüp kötüleyen bir şiirine de atıf yapılarak kendisine sorulan “Ne diyorsun? Şu sena ettiğin hürriyet hakkında denilmiştir ki hürriyet cehenneme layıktır; Çünkü o kâfirlere mahsustur” sorusuna karşı Bediüzzaman “Hürriyet, Rahman olan Allah’ın bir hediyesidir. Çünkü o imanın özelliğidir” diye cevap vererek iman ile hürriyet arasındaki bağa dikkat çekmiştir.

Hitabenin başında “Ey Hürriyet-i Şer’î!” diye hitap etmesi de o günün şartlarında fevkalade bir cesaret ve imanın terennümüdür.

Sultan Abdülhamit devrini yani istibdadı bir esaret zindanı olarak değerlendiren Bediüzzaman; hürriyetin İslamî kaynaklardan beslenmesi ve hakkı ile onu rehber edinerek gelişmesi durumunda İslâm toplumunun ilerleyeceğine ve gelişeceğine vurgu yapar. Eğer şahsi düşmanlık ve intikam düşüncesi ile hareket edilmezse hürriyetin ebedi yaşayacağı müjdesini verir. Bu çerçevede devlet yönetiminde düşmanlık ve intikam duyguları ile hareket etmenin vereceği zarara dikkat çeker.

Keza Bediüzzaman “Hükümetin daireleri içinde en ziyade hürriyetini muhafaza etmeye ve tesirat-ı hariciyeden en ziyade bitarafane hissiyatsız bakmakla mükellef olan elbette mahkemelerdir” ifadelerinde de yargı bağımsızlığının hakim hürriyeti boyutuna dikkat çekerek adaletin nasıl dağıtılabileceğinin yolunu yöntemini gösterir. Zira hepimiz biliriz ki ancak bu inanç ve hassasiyette olan mahkemelerden adalet çıkar. Aksi halde siparişe göre kararlar çıkar.

Bediüzzaman, hürriyeti, korkunç bir mezarlık olarak nitelediği istibdattan kurtarıp, cennet diye tavsif ettiği birlik ve millet sevgisine davet ettiğini yüksek bir sesle söylüyor. Açıklamalarında, istibdada son verilmesini mutluluk verici bir kıyamet, meşrutiyeti ise güzel bir diriliş olarak tasvir eden sevinç ifadelerini görüyoruz. Çünkü o çok iyi biliyordu ki maddi ve manevi gelişmeye engel olan ve şevki kıran asıl engel istibdattır yani tek adam anlayışı ve keyfî yönetimdir.

İkinci meşrutiyet döneminde hürriyetin ilanı ve ardından gelen hürriyetçi yönetim tarzı ile Asya ve Rumeli’deki eski medeniyetin hayata başladığını, menfaatini toplumun zararında arayan ve istibdadı arzu edenlerin “Keşke toprak olaydım” demeye başladıklarını ifade ederek; bir devrin sona erdiğini bildirmekte ve kısa zamanda medeniyetimizin gelişeceği müjdesini vermektedir. İstibdat dönemini otuz yıllık susma orucu olarak değerlendirirken sabır içerisinde tutulan bu orucun sevabı olarak da İslam toplumunun önüne medeniyet kapılarının sıkıntısız açıldığını müjdeleyen ve İslâm’ın prensiplerinin de toplumu bu kapılardan medeniyete girmeye davet ettiğini bildiren Bediüzzaman; hürriyete nasıl dâhil olunması ve hangi kapılardan girilmesi gerektiğini prensip ve nizamların adamı olarak şöyle sıralar:

Birinci kapı; İslamî çerçevede kalplerin birliği

İkinci kapı; Millet sevgisi (Milleti ve milli değerleri sevme)

Üçüncü kapı; Eğitim, kültür, sanat alanında ihtiyaç duyulan reform ve düzenlemeler

Dördüncü kapı; İnsanın çalışması

Beşinci kapı; Sefahati terk etmek

Said Nursi, hürriyetin ilan edilmesi ile gerçekleşen değişimin; insan düşüncesinin önündeki ağır zincirleri parça parça edeceğini, gelişme yeteneğine mani olan engelleri dağıtacağını, devleti ölüm tehlikesinden kurtaracağını, milletteki insanlık cevherini açığa çıkaracağını, medeniyetimizi özgürce gelişmenin zirvesine doğru yükselteceğini anlatır.

Sair milletlerin milyonlarca değerli insanlarını feda ederek hürriyeti kazanmalarına karşın, mutluluk kaynağı olan İslâm dairesindeki hürriyetin, kalplerin birliği ve milli sevgi sayesinde elimize meccanen geçtiğini bildiren Said Nursi; âlemde çınlayan ve milleti sevinçle harekete geçiren hürriyetin ve adaletin, İsrafil’in (A.S.) Sur adlı borusuna üflemesi ile ölülerin dirilecek olması gibi milleti yeniden dirilteceğini anlatarak hürriyetin yüksek gücünü ifade eder.

Yine dünyadaki gelişmeleri nazara vererek; medeni milletlerle ancak hürriyet sayesinde omuz omuza yarışabileceğimizi ve bütün güzel ahlakı ihtiva eden İslâm hakikatinin sahip olunan fikrî kabiliyet ile birleştiğinde şiddetli açlığın hazmı kolaylaştırması gibi bir güzel sonuç ortaya çıkaracağını anlatır ve Batıyı ve medeni dünyayı vaktiyle geçtiğimiz gibi yine geçebileceğimizi müjdeler.

Ayrıca bazı uyarılarda bulunarak hürriyetin doğru anlaşılması bağlamında şöyle der: “Zira hürriyet muraat-ı ahkam (kanunlara uyma) ve adab-ı şeriat (şeriatın kaide, usul ve terbiyesi) ve ahlak-ı hasene (güzel ahlak) ile tahakkuk ve neşvunema bulur (gerçekleşir ve gelişir).” Bu iddiasının ispatı için de Asr-ı Saadette sağlanan hürriyet, adalet ve eşitliği örnek olarak gösterir.

Bediüzzaman’a göre Avrupa’da medeniyetin iyilik ve güzelliklerinin çokluğu sebebiyle medeniyetin günah ve kötü halleri pek görülmüyor. Biz şanssızlık eseri ve yanlış seçimimizle medeniyetin elde edilmesi zor olan iyiliklerini bırakıp çocuk gibi nefsin istek ve arzularına uyarak medeniyetin fenalıklarını aldığımız takdirde, kadınlaşmış erkek gibi ya da erkekleşmiş kadın gibi çirkin ve gülünç bir duruma düşeriz. Sonuç olarak, medeniyetin fena hallerini şeriatın kılıcıyla yasaklayacağız; ta ki medeniyetimizin gençliği İslâmiyet’in hayat verici suyu ile korunsun. Medeniyeti benimseme konusunda Japonları örnek almalıyız. Zira onlar Avrupa medeniyetinin iyiliklerini almakla beraber her milletin devamlılığının mayası olan milli adetlerini muhafaza ettiler. Bizim milli adetlerimiz İslâmiyet’le yeşerip geliştiğinden bizim için adetlerimize bağlılık iki kat daha zorunludur. Bediüzzaman böylece Avrupa’dan alınacak şeyleri İslâm’ın kudsî prensipleri süzgecinden geçirmemizin önemine dikkat çekmektedir.

Eğer Cumhuriyet, hürriyeti İslâm’ın ölçüleri çerçevesinde anlasa ve bu ölçülere göre geliştirse bu milletin eski güç ve kuvvetini ihya edeceğini; eğer kişisel düşmanlık salgın hastalığına yakalansa, zulüm ve baskının hüküm sürdüğü keyfi bir yönetim biçimine dönüşeceğini bildirmektedir. Eski zamanda insanlık âleminde kuvvet esas iken günümüzde ilim ve marifet esastır. Çünkü mahiyet itibarı ile her şey bilgiye bağlıdır.

-DEVAMI YARIN-

 

Haber Merkezi

Okunma Sayısı: 1266
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
    (*)

    Namaz Vakitleri

    • İmsak

    • Güneş

    • Öğle

    • İkindi

    • Akşam

    • Yatsı