"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Üç hayat döneminde üç farklı kişilik ortaya koymadı

04 Mayıs 2019, Cumartesi
Devlet kuvvetini eline geçirip milleti sopayla ister dinsizleştirmek, ister dindarlaştırmak politikası güdün, ben aynı görüyorum. 1946 ve sonraki siyasî hadiseler ışığında açıkça ifade edemediğimiz bir şey var: Üstad üç hayat döneminde üç farklı kişilik ortaya koymuyor. Sadece mukteza-yı hale mutabık hareket ediyor. İşte o mukteza-yı hale mutabık hareket etmesinin getirdiği farklar var.

Avukat Kadir Akbaş Semineri (10)

***

Moderatör: Paylaşımlarımız, okumalarımız hep adalet eksenli. Daha âdil, daha hürriyetçi olmayı dillendiriyoruz. Çok güzel. Siyaset ehline, bürokrasiye dönük beyanlarımız var. Ancak hâlâ somutlaşmıyor. Biraz daha somutlaştırabilir misiniz?

Av. Akbaş: Biz burada siyaseti temsil etmiyoruz. Bürokrasiyi de temsil etmiyoruz. Biz aynı duyguları, aynı düşünceleri, gönül bağıyla paylaşan insanlar olarak, bir sivil toplum unsuru olarak bir aradayız. Dolayısıyla somut olarak ne yapılması gerektiği hususunda atılacak adım olabildiğince sivil kalmak. Biraz önce size Can Kardeş Çocuk Köşkleri ile ilgili olarak Kutlular Ağabeyden bir anekdot aktardım. Bu olayda olabildiğince sivil kalınmış. Ne siyasetçilere ne bürokrasiye başvurulmamış. Ne yapılmış? Orada bir duruş sergilenmiş. Nasıl bir duruş? Olabildiğince sivil, olabildiğince samimî. İnandığını müsbet bir manada, müsbet bir şekilde ifade etmiş. Memurlara da “Siz yine görevinizi yapın” denmiş. Empoze yok. Angajman yok.

ÜSTADIN ÖNÜNE SERİLENLER

Bediüzzaman Hazretleri’nin ilk Ankara ziyaretinden bahsettik. Kendisine hem siyaset yolu, milletvekili olma imkânı hem de bürokraside görev alma imkânları açıldı. Şark umum vaizliği, bütün teşkilât önüne serilmiş. Ama Üstadın tutum ve davranışı çok farklı. Adalet, hürriyet vurgusu yapan Üstad bu kurumları ele geçirmeye ve sair işlere tevessül etmiyor. Yine fikir olarak, yine kavram olarak, belki siyasetçilerden daha güçlü bir biçimde demokrasi vurgusu yapıyor. Bürokrasiden, yargıdan daha yüksek adalet talep ediyor, ama onlara bulaşmıyor, nüfuz etmiyor. Ne tabanda, ne tavanda. Olabildiğince sivil kalıyor. Bu sebeple de ne kendisinin ne de bir talebesinin burnu bile kanamıyor. Hem de en dehşetli zamanlarda. Müthiş hadiselerin ortasında. Bunlar önemli hususlar.

Ama insanlar bugün cemaat kelimesini ağızlarına almaya korkar hale geldiler. Duruş derken, ben yine anladığımı seslendirmek istiyorum. Hem bu kavramlara sahip çıkacaksınız, kurumların önemine vurgu yapacaksınız, ama bulaşmayacaksınız. Üstadın Rüyada Bir Hitabe’de bahsettiği şekilde dehşetli bir zamandayız. Bütün kurumların kaldırıldığı, Kur’ân’ın kendi kendisini doğrudan müdafaa ettiği dehşetli bir zamandayız. Artık birilerinden veya bir yerlerden talimat bekleme noktasında değiliz.

SİVİL ALANDA KALMAK

Doğrudan kendi kendimizi müdafaa, dâvâmızı, inancımızı doğrudan pozisyon alarak savunma makamındayız. İslâmiyeti, şeriatı böyle yaşayacağız. Yani sivil alanda kalacağız.

Bunun tatbikatı nasıl mümkün olacak? Bir cemaatin sivil kalması nasıl mümkün olacak? Bugün aynı eserleri okuduğumuz halde hem siyasî alanda hem de bürokratik alanda boşalan mevzileri doldurma yönünde tercihlerini yapan ve kendilerine Nur Talebesi diyen insanlar var. Aynı hakikatleri okuyorsak aynı noktaya parmak basmalı ve daha samimî, daha sivil bir duruş sergilemeliyiz. Ama muhalefet yapmak adına değil. Yani bir görüş açıklamak anlamında ve sadece bir siyasî görüşe göre değil. Geniş bir dairede.

KUTLULAR AĞABEYİN LİYAKAT SÖZLERİ

Moderatör: Liyakat esası devlette görev alma konusunda nasıl bir hareket tarzını gerektirir?

Av. Akbaş: 2002 yılında AKP’nin iktidara geldiği günlerde Kutlular Ağabey Ankara’ya gelmişti. Bir sohbet sırasında soru cevap faslında siyasî meseleler konuşulurken bir bürokrat arkadaşımız “Şimdi bize de teklif gelir ve gelecek. Nasıl bir tavır takınmalıyız?” dedi.

Kutlular Ağabey liyakat esaslı çalışma manasında Risale-i Nurlar’daki prensibi şöyle özetledi. “Bürokratsınız, terfi ettirecek, daha üst bir görev vereceklerse vazifenizi yapacaksınız. Oy vermiş olup olmamanız, o parti iktidara geldiğinde bürokraside görev almayı reddetmek hakkını zaten size vermez. Memursunuz netice itibariyle. Ama gönüllülük gerektiren bazı işler olur. O işlerde de sizler inisiyatifinizi doğru şekilde kullanırsınız, Kur’ân’ın ve hizmetimizin aleyhine olmayacak şekilde kullanırsınız. Kendinizi istismar ettirmemek kaydıyla elbette devlet hizmetini yapmaya devam edeceksiniz” demişti. Bugün bunun çok uzağındayız.

RİSALELERE DEVLET TEKELİ

Moderatör: Üstada göre sivillik kavramından ne anlamalıyız?

Av. Akbaş: Sivilliğin Nur Talebeleri arasında çok doğru anlaşılmış bir kavram olmadığı kanaatindeyim. Risale-i Nurlar’ın devlet tekeline alınmasına ilişkin kararnamenin yayınlandığı gün biz ağlamıştık, ağlayarak, üzüntüyle karşılamıştık o düzenlemeyi. Sonra, Allah rahmet eylesin, Badıllı Ağabeyin bulunduğu derste Şanlıurfa’da cemaatin bu haber üzerine yarım saat sevinç gözyaşları döktüğünü öğrenmiştik. Yani aynı konu hakkında aynı anda ülkenin bir kısmında keder, hüzün gözyaşı vardı, bir tarafında da öyle bir sevinç gözyaşı vardı.

Hatta bir taraftan da “Artık Nurcu gruplara, cemaatlere ihtiyaç yok, devlet Nurculuğu himayesine alıyor, Üstadın dediği gibi Risale-i Nurlar’a sahip çıkıyor, Nurculuğu da devlet yapacak.” denebiliyordu. Düşünebiliyor musunuz; yıllarca Risale-i Nur okumuş geniş bir kitlede böyle bir kanaat ma’kes bulabildi.

MUKTEZA-YI HALE MUTABIK HAREKET

Devlet kuvvetini eline geçirip milleti sopayla ister dinsizleştirmek, ister dindarlaştırmak politikası güdün, ben aynı görüyorum. 

1946 ve sonraki siyasî hadiseler ışığında açıkça ifade edemediğimiz bir şey var: Üstad üç hayat döneminde üç farklı kişilik ortaya koymuyor. Sadece mukteza-yı hale mutabık hareket ediyor. İşte o mukteza-yı hale mutabık hareket etmesinin getirdiği farklar var. Meselâ Abdülhamid döneminde meşrûtiyet ilân edilmiş, hürriyetçi anlayış var. İttihad ve Terakki var. Onlarla ilgili bazı endişeler de var.

Üstad ana soruyu şöyle aktarıyor: “Bazı nas senin gibi mana vermiyorlar. Hem de bazı Jön Türkler’in âmal ve etvarı pis tasvir ediliyor. Zira bazıları Ramazanı yer, rakı içer, namazı terk eder. Böyle Allah’ın emrinde hıyanet eden, nasıl millete sadâkat eder”.

Bu soruya karşılık Üstad: “Evet, hakkınız var. Fakat hamiyet ayrı, iş ayrıdır” der. İşte bu liyakat meselesi. “Bence bir kalp ve vicdan fezail-i İslâmiye ile mütezeyyin olmazsa, ondan hakikî sadâkat, adalet ve hamiyet beklenmez.” Buraya kadar olan temel kaide. Üstad şimdi kendi fikrini söylüyor. “Fakat iş ve san’at başka olduğu için, fasık bir adam güzel bir çobanlık edebilir, ayyaş bir adam, ayyaş olmadığı vakitte iyi saat yapabilir. Şimdi salâhat ve mahareti, tabir-i aherle, fazileti ve hamiyeti nur-u kalp ve nur-u fikri cem edenler vezaife kifayet etmezler. Öyle ise ya maharettir veya salâhattir. Sanatta maharet müreccahtır.” Ölçü bu. Şimdi biz mukteza-yı hale mutabakat etmek için lâzım gelen ölçüyü nazara alarak, “hürriyet mi, istibdat mı?” ve “sadâkat mi, liyakat mi?” yönünde tercihte bulunacağız. 

SON

Okunma Sayısı: 1023
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
    (*)

    Namaz Vakitleri

    • İmsak

    • Güneş

    • Öğle

    • İkindi

    • Akşam

    • Yatsı