"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Beyhakî (994-1066)

25 Mayıs 2012, Cuma
Hadis âlimlerinin ileri gelenlerinden ve Şafiî fıkhının önemli simalarından olan Ahmed bin Hüseyin Beyhaki, 994 (Şaban 384) tarihinde Nişabur’a bağlı Beyhak’ın Hüsrevcird Köyünde dünyaya geldi. Doğduğu köye nispetle Hüsrevcirdî lâkabı da olup, künyesi Ebu Bekr Ahmed b. Hüseyn b. Ali el-Beyhaki şeklindedir. Ancak, daha çok Beyhaki ismiyle tanınmaktadır. Çocukluğu Beyhak’ta geçti ve ilk tahsilini de burada yaptı. On beş yaşından itibaren hadis derslerini almaya başladı. Bilâhare Ebü’l-Feth Nasır b. Muhammed el-Mervezi’den fıkıh dersleri aldı.

Daha fazla ilim öğrenmek gayesiyle İsferayin, Tus, Hemedan, İsfahan, Rey, Nişabur, Bağdat, Küfe ve Mekke olmak üzere birçok şehri dolaştı. Akabinde Hadis ilmine ağırlık vererek bu alanda daha fazla yoğunlaşmaya başladı. Hadis âlimi Hakim en-Nisaburi’den önemli ölçüde faydalandı. Bununla beraber birçok âlimden muhtelif dersler aldı. Çok genç yaşta eserler yazmaya başladı.
Hadis ilminde önemli bir aşama kat ettikten sonra rivayetlerde bilinmeyen kusurları bulup ortaya çıkarmaya, birbirine zıtmış gibi görünen hadisleri de vuzuha kavuşturmaya çalıştı. Bu sıralarda hadis konusunda otorite sayılmaya başladığı gibi fıkıh konusunda da kendisini kabul ettirdi. İlimdeki ehliyetine binaen bazı âlimler, yazdıkları eserleri kendisinin okuması ve tashih etmesi ricasında bulunmaya başladılar.
Fıkıh konusunda Şafiî fıkhına mensup olup üstünlüğünü savunarak bu alanda önemli eserler vücuda getirdi. Bu hizmetinden dolayı Şafii fıkhının yayılmasında çok büyük katkısı oldu. Muhtelif ilimlerdeki derin vukufiyetinden dolayı bazı âlimlere göre, mezhep kurup içtihat edebilecek bir dereceye yükseldi. Ancak, böyle bir şeye teşebbüs etmedi. Çok sayıda eser yazarak benzeri pek görülmeyen derecede bir külliyata sahip oldu. Selçuklu sultanı Tuğrul Beyin veziri olan Abdülmülk’ün Eş’ari âlimlerine yönelik baskılarından dolayı, kendisi de bu baskılardan etkilendiğinden memleketinden ayrılarak Mekke’ye gitti. 1066 (Cemaziyelevvel 458) yılında Nişabur’da vefat etti. Cenazesi buradan kaldırılarak doğduğu köy olan Hüsrevcird’e nakledilerek burada defnedildi.
Beyhaki, ömrü boyunca maddî sıkıntı çekmesine rağmen, ilim uğruna her türlü zorluğu göze aldı. Hadis nakillerinde çok titiz davrandı. Kesin emin olmadığı, kaynağından şüphe ettiği nakilleri eserlerine almadı. Yaşantısında Sünnet-i Seniyyeyi ve Ashab-ı Güzinin tarzlarını örnek aldı. Şeyhü’l-Kudat İbnü’l-Beyhaki (oğlu İsmail), torunu Ubeydullah bin Muhammed, Furavi, Zahir bin Tahir, Ebü’l-Meali Muhammed bin İsmail el-Farisi’nin aralarında bulunduğu önemli talebeler yetiştirdi.
Risâle-i Nur’da, ismine rastladığımız önemli şahsiyetlerden birisi de Beyhaki’dir. Bediüzzaman Hazretleri “İmam-ı Beyhaki” (Mektubat, s. 145) ifadesini kullanmaktadır. Yine ismi büyük hadis âlimleriyle beraber anılırken, bazen de “...başta İmam-ı Beyhaki olmak üzere...” ifadesi ile birlikte ehl-i tahkik muhaddisler arasında zikredilmesi dikkat çekicidir. Bu ifadeler aynı zamanda âlimin, hadisleri naklederken çok titiz davrandığına da bir delil teşkil etmektedir. Özellikle, Mu’cizat-ı Ahmediye Risâlesi’nde Beyhaki’nin ismine sık rastlanılmaktadır. (Mektubat, 19. Mektup)

Bazı fikirleri

Kâinatta cereyan eden olaylarda mükemmel bir düzenin müşahede edilmesi, varlık âleminde birbirine zıt unsurların bir arada ve uyum içinde olması ve peygamberlerin gösterdikleri mu’cizelerin Allah’ın varlığına önemli deliller teşkil ettiğini ve peygamberlerin nakille ortaya koyduklarıyla birlikte destekleyici unsur teşkil ettiğini ifade eder. Kadere inanmayı, Allah’ın ilim, kudret ve irade sıfatlarının bir gereği olarak görmek gerektiğini, kullarının fiilleri de dahil olmak üzere her şeyin Allah’ın tasarrufunda olduğunu beyan eder.
Kur’ân-ı Kerim’in Hz. Muhammed’in (asm) en büyük mu’cizesi olduğunu yazar. Kur’ân-ı Kerim’in; felsefe, din, ahlâk, astronomi ve fen bilimleri gibi büyük ihtisas gerektiren konuları ihtiva etmesine rağmen, ümmi bir insan aracılığıyla gönderilmesinin aşikâr bir mu’cize olduğunu, bu muazzam Kitap’tan istifade ile sayısız eserin vücuda getirilmiş olduğuna dikkati çeker.
Ölüm esnasında, ruhu teslim tarzı ile ölmüş olunan yerin, kabir azabının görülüp görülmeyeceğine dair bir fikir verebileceğini, ahirette hesaba çekilmenin toplu şekilde olacağını, Cennette dört makamın mevcut olduğunu yazar.
İman İlâhî buyruklara itaat etmekle kuvvet bulur, uymamakla zayıflar. Ancak, bunu imansızlık olarak görmemek gerekir. Allah’a şirk koşulmadığı sürece kişilerin imansızlıklarına hükmedilmez. Sadece kâmil manada bir iman sahibi olmadıkları söylenebilir. İman ile İslâm’ın aynı manaya geldiğini savunur. Kâfirlerin, iman mükellefiyeti ile beraber İslâmî emir ve yasaklara uymamaktan da sorumlu tutulacaklarını kaydeder.
Kur’ân-ı Kerim’in ihtiva ettiği ilimler üzerinde yoğunlaşarak, i’câzı hakkında daha fazla bilgi sahibi olmaya çalıştı ve bu noktadaki harikalığını müşahede etti. İlâhî sıfatları ispat yoluna giderken kendine özgü bir metot kullanarak, Allah’ın güzel isimlerinden (esma-i hüsna) hareketle ispatlamaya çalıştı.

Okunma Sayısı: 4585
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
    (*)

    Namaz Vakitleri

    • İmsak

    • Güneş

    • Öğle

    • İkindi

    • Akşam

    • Yatsı