"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Tarihin taşlara yazıldığı şehir: Diyarbekir

F. İris Arcan
06 Ocak 2019, Pazar
Zamanda yolculuk yapmak gibidir; farklı din, kültür ve medeniyetlere ev sahipliği yapmış, buram buram tarih kokan, tarihin taşlara yazıldığı; Peygamberler ve Sahabeler diyarı Diyarbekir’de…

Öyle turist gibi göz ucuyla bakıp geçmemeli. Ehl-i keşif gibi, seyyah merakıyla ruhen gezinmeli tarihin sayfaları arasında. O atmosfere girmeli, o havayı solumalı, vefâ hissiyle adımlamalı ata toprağını…

İlk durağımız; Hz. Süleyman Camii ve Saint George Kilisesi (kalıntıları) ile aynı kompleks içinde yer alan müze.

İmkânlar ölçüsünde müzeleri gezmeye gayret ederim. Nereden nereye gelindiğinin meşheridir müzeler…

Sergiler arasında dolaşırken neolitik çağda buldum kendimi. İnsanların değişime, gelişime, sanat ve estetiğe düşkünlüğü, yatkınlığı derin hayranlık uyandırdı. Çamurdan yaptıkları çanak çömlekleri öyle ince işçilikle işlemişler ki hayran olmamak mümkün değil. Keza kemik ve taşları da öyle.

“Sanat, eğitim, kültür ve edebiyata karşıyım” diyenlerin kulakları çınlasın…

Hz. Süleyman Camii... Hz. Süleymanla (as) 27 Sahabe-i Güzin Efendimiz (ra) beldemizde şeref konuklarımız olarak istirahat ediyorlar.

Nebi Camii... Rüyada Peygamber Efendimiz’in (asm) telkin ve tarifiyle yapıldığı için bu isimle anılıyor.

Şeyh Mutahhar Camii... Yaygın ve bilinen adıyla dört ayaklı minareli cami.

Ve halk tabiriyle Camii Kebir. Anadolu’nun en eski yapılarından, İslâm âleminin 5. Harem-i şerifi kabul edilen Ulu Cami...

Camilerin ortak özelliği (inşâ edildikleri dönem itibariyle), taşların işlenmesinin zorluğundan dolayı minarelerinin dört köşeli olması…

Neden bu dört cami? 

Çünkü Rabbim, bu 4 Ev’inde huzuruna almayı lûtfetti. Geçmiş yıllarda 2 gün bütün camileri ziyaret etmeye yetmemişti. Ömür vefâ ederse diğer camileri de ziyaret eder, yazarız inşallah...

SURLARIN DIŞINA ÇIKMA VAKTİ 

Hz. Ömer zamanında şehir feth edilmek istenir. Sahabeler farklı kapılarda konumlanmışlardır. Ancak içeri girmek mümkün görünmez. Muhasara 5-6 ay sürer. Tâ ki günün birinde bir köpek yavrularına yiyecek bulmak için bir gedikten dışarı çıkana dek. O gediği genişletip, surları aşarlar…

Bugün bacağının biri kesik olan bir gariban dilencilik yapıyor bu kapıda.

Ve Dicle…

On gözlü köprünün her bir gözünden ayrı süzülür hüzünle…

Dicle deli, Dicle mahzun... Bütün ölümsüz aşklar gibi yüzyıllardır aşkı Fırat’ı bekler...

Hep sorarlar:

“Fırat mı daha âşık, Dicle mi daha deli?”

Bence Dicle hem deli, hem âşık. Öyle ya aşk bir nevi delilik değil miydi zaten?

Cömert ve şefkatlidir Dicle... Kendi halinde ip gibi dümdüz yatağında akıp gitmez. Zikzaklar çizerek nazlı nazlı salınır, sağlı-sollu bereketli topraklara su vermek, can olmak için…

Aşk demişken, efsanevî aşklara konu olan Kırklar Dağı’nı anmamak olmaz.

(Yıllar önce imara açılmış, çok çirkin beton yığınaklar yapılmış, cânım Kırklar Dağı katledilmişti. Şükürler olsun yıkmışlar o çirkin binaları, sevindim..)

AŞK;

Kadîm coğrafyada bir başka yaşanıyor sanırım… Ve akşam üzeri Ahmed Arif’in (müze) evindeyiz. Uzun uzun aile fotoğraflarına bakıyorum, içim burkularak. Acaba Aynur Hanım, eşinin büyük aşkı Leyla Erbil’den haberdar mıydı?

Kâh Aynur Hanım oldum, kâh Leyla Hanım…

Mütevazı evinde yoksulluğun izlerini gördüm. Leyla Hanıma mektup gönderebilmek için hamallık yaptığı canlandı gözümde... Karmaşık duygulara gark olurken kulaklarımda;

Kaç leylim bahar geçti beklerken seni,

Deli poyraza yakalandım seni beklerken.

Savurdu yerden yere yaprak misali,

Zannetme sensiz günlerim leylim ley.

Zannetme ardından bir ben ağladım,

Koskoca şehrin dinmedi gözyaşı,

Çocuk gibi ağladı caddesi sokağı

Zannetme sensiz günlerim leylim ley…

Sesi ve sözleri yankılandı taş duvarlı avluda…

Bitişik komşu C. Sıtkı Tarancı’nın (müze) evine geçiyoruz.

Konak demek daha doğru. Avluya girer girmez varlık kendini gösteriyor. İstanbul ve Paris’te eğitimine devam ediyor. Kızkardeşine yazdığı mektuplar etkileyici.. 

Bütün şairler gibi Tarancı da kahırlı;

Babam kırdı beni ilkönce babam,

Dosttan gördüm kahrın daniskasını.

Nankör çıktı iyilik ettiğim adam,

Sevdiğim kız da savdı sırasını.

Bendim hayal üstüne hayal kuran,

Gözüm kapalı olduğu zamanlar.

Benim başımı taştan taşa vuran,

Sandığım gibi değilmiş insanlar.

Garibim dünyada garip nafile,

Gelse boynuma dolansa da bahar.

Kendi hoş kendi masum sesinizle,

Siz söyleyin garipliğimi kuşlar.

Hayat böyle garip işte... Kimi pul parası temin etmek için hamallık yapar, kimi ecnebi kolejlerde, ecnebi diyarlarda okur. Hayatın iki yüzü ve canlı iki örneğidir. Rahmet diliyorum şairimize ve bütün göçmüşlerimize... Günün finalini Sülüklü Han’da közde kahveyle yapmalı... Yolu düşen mutlaka denemeli.

Başta da dediğim gibi hakikaten geçmişte yolculuk yaptım. Ne kadar hissedilebilirse o kadar hissettim, yaşadım...

Okunma Sayısı: 1575
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
    (*)

    Namaz Vakitleri

    • İmsak

    • Güneş

    • Öğle

    • İkindi

    • Akşam

    • Yatsı