Bir milletin, sınırları belli toprakta, bir bayrak altında bağımsız ve hür olarak teşekkül etmiş tüzel kişiliğine devlet denir.
“Devlet” dediğimiz siyasî yapı, bir milletin maddî ve manevî değerlerine sahip çıkmak; eğitim, sağlık, adalet ve güvenlik gibi ana konularda milletine, toplanan vergilerden meydana gelen bütçe ile herkese eşit şartlarda hizmet eder.
Bu durumda hiç kimse, “devletin malı benim malım” diyerek gereksiz harcamada bulunamaz ve kaynakları israf edemez. Yani, “devletin malı deniz” mantığıyla savurganlık yapamaz.
Böyle düşünmek millete karşı bir haksızlık, devlete karşı işlenmiş bir suç ve dinen de haram olan fiildir. Buna göre, sorumluluğun en başında “koruma” faktörü gelmektedir.
Vatanı koruma, devleti koruma, devletin malını koruma ilâ âhir…
Bir çalışanın, ıslak elini devletin masasındaki devletin kâğıdına silip çöp sepetine atması ne ise; devletin her türlü vasıtasını, akaryakıtını, malını mülkünü şahsî işlerinde kullanmak; devletin elektriğini lüzumsuz yere yakmak, suyunu israf edip akıtmak da odur.
Bu konuda ahlâkî bir örnek teşkil edecek aktüel bir olay:
Bir ülkede, makam aracı ve şoförünü şahsî öğle yemeği için kullanan Ulaştırma Bakanı, kamu kaynaklarını kötüye kullandığı gerekçesiyle gelen tepkiler üzerine görevinden istifa etmiştir.
Davranış, tam da Âkif’e sorulan “Avrupa’yı nasıl buldunuz?” sorusuna, “İşleri var dinimiz gibi, dinleri var işimiz gibi” cevabı.
Devlet malında -büyük küçük- milletin her ferdinin hakkı olduğu için, yapılan haksız tasarruf, milletin hakkını gasp etmek ve aynı zamanda haram işlemek demektir.
Müslümanın mümeyyiz vasfı odur ki, her işinde Peygamberini (asm) ve Sahabeleri örnek alır, onların davranışları, hayatına rehber olur.
Resûlü Ekrem’den (asm) ders alan Ashab-ı Güzîn, onun çizgisini takip ediyor; hâlini hareketini, halkla olan münasebetini ve idarî anlayışını Ondan gördükleri, öğrendikleri üzerine inşa ediyorlardı.
Bir gün, Hz. Ömer (ra), hanımını saçlarına zeytinyağı sürülmüş olarak görüyor.
“Olabilir. Ne olmuş zeytinyağı sürmekle? Bir avuç zeytinyağının değeri kaç para ki?” denebilir. Fakat, iş öyle değil. Ömer bu, İslâm ahlâkı bu; dahası, Ömer hassasiyeti bu! Sormadan duramıyor:
“O zeytinyağını nereden aldın?” diyor, hanımına. Kadıncağız,
“Fakirlere yağ dağıtmak için kullandığın kazan vardı ya, işte onlardan biri henüz yıkanmamıştı; o kazanın dibinde kalan yağı kullandım” diyor. Bu cevap Hz. Ömer’in hiç hoşuna gitmiyor. Hanımına:
“Milletin zeytinyağını nasıl kullanabiliyor, onu saçına ne hakla sürüyorsun?” diyerek memnuniyetsizliğini ortaya koyuyor.
Bu diyaloğun yaşandığı zamanlarda Hz. Ömer (ra), halifeydi; devletin malı mülkü, kasası kesesi de elinde ve emrinde bulunuyordu.
Allah’tan havf, kulundan hayâ etmek herhâlde bu olsa gerek.
Eh, başka söze ne hâcet?
Anlayana sivrisinek saz…