"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Abdiyet makamı

M. Fahri UTKAN
04 Ekim 2014, Cumartesi
İnsan cismanî vücud itibariyle nebatî hayat mertebesinde olduğu halde nefsinin emirlerini dinlemesi itibariyle de hayvanî hayat mertebesindedir.
 İşte bu insan,“Muhabbet-i İlâhiye’nin ziyasını tazammun eden imanın nuruyla münevver olan İslâmiyet’in terbiyesiyle tekemmül edip, insaniyet cihetinde, abdiyet içinde bir sultanlık”1 mertebesine çıkabilmektedir.
Abdiyet/ubudiyet (kulluk) makamının en büyük özelliği, bilindiği gibi namazla başlamaktadır. Bu konu hakkında bir hadis-i şerifte, mealen şöyle burulmaktadır: “İnsana 15 yaşından sonra (buluğ çağından itibaren) namaz gibi ubudiyet mükellefiyetleri başlamaktadır. Bu yaşından önce namaz kılar ve ibadet yaparsa, bu ibadetlerin sevabı anne babasına ve öğreten hocasına yazılır. 15 yaşından 40 (kırk) yaşına kadar (yani, 25 yıl) namazına devam eden kişiye Cenâb-ı Hak, o kişiden üç türlü belâyı kaldırıyor. Bunlar; delilik, cüzzam, baras (alaca). Bundan sonra her 10 senede bir; meselâ 50 (elli) yaşına namaza devamla ulaştığında günahları hafifletilir. Bu şekilde 60 yaşına geldiğinde ise, Allah ona inabeyi (gafletten zikre dönmeyi) ihsan ediyor. Kişi namaz kılarak 70 yaşına ulaştığında ise, artık o kişinin misafirleri melekler olup melekler onu sevmeye başlıyor. Kişinin yaşı, 80 olduğunda, Allah (cc) soldaki kiramen kâtibin meleğinin görevine son veriyor ve kişinin günahları yazılmamaya başlıyor. Kişi, 90 yaşına baliğ olduğunda ise, verilen rütbeler bitiyor, mükâfatlar daha dünyada iken başlıyor. Bu andan itibaren bu yaşına kadar yaptığı amellerden kazandığı ecir ikiyle çarpılıyor. Yani, 90x2=180 yıl yaşamış gibi ecir (sevap) kazanmış oluyor. ‘Esirullah fi’l-arz, yeryüzünde Allah’ın esiri’ diye isimlendirilir ve ailesine şefaat hakkı verilir.”2
Abdiyet/ubudiyet makamı, Rububiyet makamının gereğidir diyebiliriz. Bu konuda Üstad Said Nursî, Mesnevî-i Nuriye adlı eserinde, bu iki makamdan şu şekilde bahsediyor: “insan âleminde iki daire ve iki levha vardır: Birinci daire, Rububiyet dairesidir. İkinci daire, ubudiyet dairesidir. Birinci levha, hüsn-ü san’attır. İkinci levha ise, tefekkür ve istihsandır. Bu iki daireyle iki levha arasındaki münasebete bakınız ki, ubudiyet dairesi bütün kuvvetiyle Rububiyet dairesi hesabına çalışıyor. Tefekkür, teşekkür, istihsan levhası da bütün işaretleriyle hüsn-ü san’at ve nimet levhasına bakıyor. Bu hakikati gözünle gördükten sonra, Rububiyet ve ubudiyet dairelerinin reisleri arasında en büyük bir münasebetin bulunmamasına aklınca imkân var mıdır? Ve Sâniin makasıdına kemâl-i ihlâsla hizmet eden ubudiyet reisinin Sâni ile azîm bir münasebeti ve kavî bir intisabı ve o intisapla her iki daire reisleri arasında bir muârefe ve mükâleme ve alış verişin olmamasına ihtimal var mıdır? Öyleyse, bilbedâhe tahakkuk etti ki, ubudiyet reisi (yani, Hz. Peygamber (asm), rububiyetin has mahbup ve makbulüdür.”3
Peygamberimiz (asm) “öyle bir ubudiyet (abdiyet) / ibadet yaptı ki, iptida ve intihayı birleştirip hiç kimseyi taklit etmeyerek, ibadetin en ince esrarını görüp müraat (riayet etmek, uymak) ederek”4 ve aynı zamanda “bu Kâinat sahibinin tezahür-i Rububiyetine ve sermedi Ulûhiyetine ve nihayetsiz ihsanatına küllî bir ubudiyetle mukabele etmiştir.”5
Yukarıdaki paragrafta geçen, ‘küllî bir ubudiyet’ tanımı, konunun özünü ortaya koyması bakımından çok önemlidir. Yani, ubudiyet için ne gerekli ise, ne yapmak lâzımsa bütün onların hepsini, abdiyet makamının zirvesindeki Zat (asm) yapmıştır ve kendisinden sonra gelecek insanlara da göstermiştir. Aynı zamanda bu ubudiyetinin başka bir özelliği de, ubudiyetin çeşitlerini, ilk defada en mükemmel olarak, yapmış ve göstermiştir.
“Abd ile Mabud arasında en yüksek ve en lâtif olan nispet (ilgi, münasebet) ancak ibadettir. Evet, kemâlatı beşeriyenin en yükseği şu nispet ve münasebettir.”6
Bu itibarla, bizler, abdiyet makamının zirvesindeki Zat’ın(asm) yaptıklarını, uyguladıklarını, hayatı boyunca yaşadıklarını ve söylediklerini yapmak, uygulamak ve yaşamak durumundayız. O zaman abdiyet kutbunda yer alarak, yaratılışımızın gereğini 7 yerine getirmiş oluruz.
Üstad’ın deyişiyle, “Mân-yı ubudiyetin esası olan: “Kusurunu bilmek, fakr ve aczini anlamak, tezellül ile dergâh-ı İlâhiyeye iltica etmek” noktalarından geliyor ki; o şahsiyetle, kendimi herkesten ziyade bedbaht, âciz, fakir ve kusurlu görüyorum.”8 Anlayışıyla hayatımızı yaşamalı ve başta anlatılan ubudiyet makamlarını sırasıyla kat ederek ‘Abdiyet makamına’ ulaşmaya bakmalıyız.
Yani, “Bir insanın o yüksek ruhunu inbisat ettiren, ibadettir. İstidatlarını inkişaf ettiren, ibadettir. Meyillerini temyiz ve tenzih ettiren, ibadettir. Emellerini tahakkuk ettiren, ibadettir. Fikirlerini tevsi’ ve intizam altına alan, ibadettir. Şeheviye ve gadabiyye kuvvelerini had altına alan, ibadettir. Zahirî ve Batınî uzuvlarını ve duygularını kirleten tabiat paslarını izale eden, ibadettir. İnsanı, mukadder olan kemalatına yetiştiren, ibadettir. Abd ile Mabud arasında en yüksek ve en lâtif olan nisbet, ancak ibadettir. Evet, kemâlat-ı beşeriyenin en yükseği, şu nisbet ve münasebettir”9 olduğu idrak edebilmektir.
İbadetlerimizin âdeta bir özeti ve hulâsası olan namazın şu tarifi ile konuyu biraz daha açmak istiyorum; “Bir nev’î Mi’rac hükmünde olan namazın hakikati, sâbık temsilde bir nefer, mahz-ı lûtuf olarak huzur-u şâhâneye kabulü gibi, mahz-ı rahmet olarak Zât-ı Celîl-i Zülcemâl ve Ma’bud-u Cemîl-i Zülcelâlin huzuruna kabulündür. Allahuekber deyip, manen ve hayalen veya niyeten iki cihandan geçip, kayd-ı maddiyattan tecerrüd edip bir mertebe-i külliye-i ubudiyete veya küllînin bir gölgesine veya bir sûretine çıkıp, bir nev’î huzura müşerref olup, “Ancak sana kulluk ederiz” hitabına, herkesin kabiliyeti nisbetinde bir mazhariyet-i azîmedir. Adeta, harekât-ı salâtiyede tekrarla demekle kat-ı merâtib ve terakkiyât-ı mâneviyeye ve cüz’iyâttan devâir-i külliyeye çıkmasına bir işarettir ve mârifetimiz haricindeki kemâlât-ı kibriyâsının mücmel bir ünvânıdır. Güyâ herbir bir basamak-ı mi’raciyeyi kat’ına işarettir. İşte şu hakikat-i salâttan mânen veya niyeten veya tasavvuren veya hayalen bir gölgesine, bir şuâına mazhariyet dahi büyük bir saadettir.”10

Dipnotlar:
1- 23. Söz. 2. mebhas.
  2- Marifetü’l-Hısali’l-Mükeffire, İbn-i Hacer ’den.
  3 -Mesnevi-i Nuriye. Reşhalar.
  4 -Şuâlar, yeni tanzim, 980.
  5- Şuâlar. 15. şuâ. 978
  6- İ. İcaz. 230.
  7- “İnsanın bu dünyaya gelmesinin hikmeti; Hâlık’ını tanımak, O’na iman edip, ibadet etmektir.” Zariyat. 56.
  8- Mektubat. 26. mektup.
  9- İ. İcaz.142.
10- Sözler. 324. yeni tanzim.
Okunma Sayısı: 8157
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
    (*)

    Namaz Vakitleri

    • İmsak

    • Güneş

    • Öğle

    • İkindi

    • Akşam

    • Yatsı