Zaman hızlandı. Bilgi çoğaldı, kelimeler kısaldı, cümleler ekrana sığacak hâle geldi. Dijital iletişim çağında yaşarken ister istemez şu soru zihnimizi yokluyor: Kitap öldü mü?
Aslında kitap ölmedi. Ama sessizleşti. Hayatın merkezinden çekildi, gürültünün kenarında kaldı. Eskiden bilgiye ulaşmak emek isterdi; kitap bu emeğin adıydı. Şimdi bilgi çok, fakat derinlik az.
Ekranlar gösteriyor, ama düşündürmüyor.
Kitap, hızın değil tefekkürün aracıdır. Okurundan durmasını ister. Sayfalar arasında aceleye yer yoktur. Dijital metinler ise sürekli akıyor; göz kayıyor, hafıza tutamıyor. Bu yüzden mesele kitabın ölmesi değil, insanın yavaşlamaya tahammül edememesidir.
Dikkatin parçalandığı bir çağdayız. Bildirimler, mesajlar, akışlar zihni sürekli bölüyor. Oysa kitap, insanı kendisiyle baş başa bırakır. Sessizlik ister. Belki de bu yüzden kitaptan uzaklaşıyoruz; çünkü sessizlikle aramız açıldı.
Dijital araçlar sadece bilgiyi değil, düşünme biçimimizi de şekillendiriyor. Hızlı tüketilen içerikler, derinliksiz bir zihniyet üretiyor. Kitap ise insanı kelimelerle düşünmeye, cümlelerle muhakemeye alıştırır.
Bediüzzaman Said Nursî’nin eserlerinde görüldüğü gibi kitap, sadece bilgi aktaran bir vasıta değil; şahsiyet inşa eden bir mekteptir. Orada hız değil tefekkür, sathî,lik değil tahkik vardır. Bu da kitabın hâlâ vazgeçilmez olduğunu gösterir.
Belki soruyu tersinden sormalıyız: Kitap mı öldü, yoksa biz mi okumaktan uzaklaştık? Çünkü kitap hâlâ orada. Raflarda, kütüphanelerde, hatta dijital biçimleriyle elimizin altında.
Kitap ölmez. Ama kitap ihmal edilirse, düşünce sığlaşır, insan yalnızlaşır. Kitap, hâlâ insanın en sessiz, ama en sadık dostudur.