Güneş taş duvarlara vurdukça şehir ağırlaşıyor, insanlar gölge arıyordu. O günlerde Araplar arasında köklü bir gelenek vardı: Yeni doğan çocuklar, daha sağlıklı büyümeleri ve dili en saf haliyle öğrenmeleri için şehir dışındaki kabilelere verilirdi.
İşte o gün, Peygamberimiz Hz. Muhammed (asm) henüz kundakta bir bebekti. Babasını görmeden dünyaya gelmiş, annesi Âmine bint Vehb’in şefkatli kollarında büyüyordu.
Beni Sa’d kabilesinden sütanneler Mekke’ye gelmişti. Her biri varlıklı ailelerin çocuklarını almak istiyordu. İçlerinde biri vardı ki, diğerlerinden farklıydı: Halime bint Ebu Züeyb… Fakirdi, bineği zayıftı, nasibi ise sanki gecikmişti.
Sonunda ona bir yetim çocuk teklif edildi. İlk anda tereddüt etti. Yetim bir çocuktan maddî bir kazanç beklenmezdi. Ama kalbi razı oldu: “Boş dönmeyelim,” dedi. “Hiç olmazsa onu alalım.”
Bu karar, sadece bir annenin tercihi değildi; kaderin sessiz bir tecellisiydi.
Mekke’den ayrılıp çöle doğru yola çıktılar. Burası ne bizim bildiğimiz yaylalar gibiydi, ne de şehirler gibi kalabalık… Uçsuz bucaksız bir sadelik, tertemiz bir hava, duru bir hayat…
Halime’nin evine girer girmez bereket kendini göstermeye başladı. Süt vermeyen hayvanlar süt verdi, zayıf binek hızlandı, yokluk yerini yavaş yavaş bolluğa bıraktı.
Küçük Muhammed (asm), bu sade hayatın içinde büyüyordu. Açık ufuklar, yıldızlı geceler, sessiz sabahlar… O, tabiatın içinde, fıtrata uygun bir terbiyeyle yetişiyordu.
Dört yıl kadar bu ortamda kaldı. Bu süre içinde sadece bedenî olarak değil, ruhen de olgunlaşıyordu. Sanki büyük bir vazifeye hazırlanıyordu.
Bir gün… Güneş yine çölü aydınlatırken çocuklar oyun oynuyordu. Muhammed (asm) biraz kenara çekilmişti. Sessizliğin içinde, bilinmeyen bir anın eşiğinde…
İşte o anda iki nur yüzlü melek geldi. Onu yere yatırdılar. Göğsü açıldı. Kalbi çıkarıldı. Kalbinden bir parça alındı ve kalbi temizlenip tekrar yerine konuldu. Bu büyük hadise, İslâm kaynaklarında “Şakk-ı Sadr” olarak bilinir. Yani kalbin İlâhî bir müdahale ile temizlenmesi…
Halime, bir süre sonra onu tekrar Mekke’ye götürmeye karar verdi. Annesi Âmine bint Vehb’e teslim etti.
Fakat geride kalan sadece bir ayrılık değildi… Onun gidişi ile çadırdan bereket çekilmişti.
Bir yuvadan huzur eksilmişti. Ve çöl… Büyük bir sırrın ilk şahidi olmuştu
Hz. Muhammed’in çocukluğu saraylarda değil; çölün sade, sessiz ve tertemiz ikliminde geçti. Çünkü hakikî terbiye, fıtrata yakın ortamlarda yeşerir.
Bizler de kendi hayatımıza bakmalıyız: Kalbimizi neyle dolduruyoruz? Gürültüyle mi, yoksa sükûnetle mi?
Dünyanın karmaşası içinde mi kayboluyoruz, yoksa hakikatin sade yolunu mu arıyoruz?..