"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Hüccetü'l İslam İmam-ı Gazali ve Risale-i Nur - Bediüzzaman’dan Gazâlî’ye: Zamanın Ruhunu Okumak

Prof. Dr. İlyas Üzüm
19 Temmuz 2023, Çarşamba
Gazâlî yaşadığı asrın “alimi, mütefekkiri, vâris-i nebevisi” olarak vazifesini ifa etmiştir. Bediüzzaman da kendi döneminde aynı vazifeyi ifa ederek, bir anlamda bu dönemin Gazâlîsi olmuştur.

GÖRÜŞ: PROF. DR. İLYAS ÜZÜM
[email protected]

Bu yazının konusu, hakkında akademik ve popüler nitelikte yüzlerce çalışma yapılmış olan İmam-ı Gazâlî’yi hayatı veya eserleri yahut yaşadığı dönem itibariyle tahlil etmek değildir. İnsanlık tarihini “hayt-ı nuranî” olarak kuşatan “nübüvvet silsilesi”nin Resul-i Ekrem (asm) ile son bulmasından sonra, aynı hakikate hizmet eden “asfiya silsilesi” içinde yer alan İmam-ı Gazâlî’nin yaşadığı döneme işaret edip, Risale-i Nur’da kendisi hakkındaki bazı göndermeleri hatırlamak ve küçük çağrışımlara değinmektir.

Gazâlî XI. yüzyılın ikinci yarısı ile XII. yüzyılın başlarında yaşamıştır. Merkezde Abbasî hükümranlığı devam etmekle beraber siyasî otoriteyi Selçuklular oluşturuyordu. Tuğrul Bey, Şiî olan Büveyhîlere karşıAbbasilerle işbirliği yaparak halifeyi Şiî boyunduruktan kurtarmıştı. Ancak Mısır’da kurulmuş olan Şiî-İsmaîlî nitelikli Fatımî Devleti ve bu devlet bünyesinde faaliyet yürüten “bâtınîdâileri” hem İslam bütünlüğüne zarar veriyor, hem Kur’an ayetlerini keyfi yorumlamalarıyla dinî anlayışın yozlaşmasına yol açıyordu. Öte yandan Yunan felsefesinden etkilenerek İslam’ın inanç konularını Grek felsefesinin düşünce yapısına göre yorumlayan Kindi, Farabî, İbn Sina gibi IX-XI. yüzyıllarda yaşamış şahsiyetlerin eserleri ilim çevrelerini etkiliyor, İslam’ın inanç esaslarını kısmen gölgeliyor, kısmen bozuyor, hatta kısmen inkar ediyordu. Böyle bir dönemde yaşayan Gazâlî yaşadığı on bir yılı bulan “uzlet” döneminden sonra “hakikat ilmine” ulaşmış, mücadelesini hem İslamî ilimlerin zahirî yönü yanında bâtınî yönüne yani hakikatine uygun olarak tahsil edilmesine, hem de bâtınî gruplar ile Meşşâî filozofların yanlışlarının tashihine hasretmiştir.

HZ. ALİ’YE BAĞLAYAN ÜSTAD

Bediüzzaman’ın Gazâlî’ye atıflarından biri -detay zikretmeksizin- tam da onun yaşadığı dönemde verdiği mücadeleye işaret eden ifadesidir. Müellif burada Gazâlî’nin yaşadığı asra dikkat çekerek, onun zındıkaya karşı “münazara-i diniye ve ilmiye”de o asrın şartlarına göre mukabele ettiğine” değiniyor1. Bediüzzaman’ın Gazâlî hakkındaki diğer bazı atıflarına da -iktibas veya meal olarak- şöyle işaret edilebilir: a) “Risale-i Nur şakirtlerinin bir üstadı olan Hüccetü’l-İslam İmam-ı Gazâlî beni Hazret-i Ali’ye bağlayan yegane üstadımdır”2; b) Resulullah’ın (asm) “Ümmetimin alimleri, Benî İsrail’in peygamberleri gibidir” hadisini Gavs-ı Azam, İmam-ı Gazâlî, İmam-ı Rabbânî gibi hem şahsen, hem vazifeten büyük ve harika zatlar kıymettar irşadatlarıyla ve eserleriyle fiilen tasdik etmişlerdir”3; c) “İmam-ı Ali’nin (ra) en mühim ve en müdakkik üveysî bir şakirdi ve İslamiyet’in en meşhur ve parlak bir hücceti olan Hüccetü’l-İslam Gazâlî (ra) diyor ki, ‘Onlar (yani Celcelûtiyye) vahiyle Peygamber’e nazil olduğu vakit, İmam-ı Ali’ye emretti, ‘yaz’; o da yazdı, sonra nazmetti”4; d) “İmam-ı Gazâlî diyor: ‘Şüphesiz bu dua-i şerif ve münacat-ı azime ve kasem-i câmia ve ism-i a’zam ve muazzam esrar (Celcelûtiyye) dünya ve ahiret hazinelerinden bir hazinedir.’ İmam-ı Gazâlî, İmam-ı Nureddin’den ders alarak bu Celcelûtiye’nin hem Süryani kelimelerini, hem kıymetini ve hâsiyetini şerh etmiştir”5; e) Her yerde nihayetsiz güzelliği bulunan esma-i ilahiye kainata, kainatın her bir nev’ine ve her bir ferdine o kadar yansımış ki İmam-ı Gazâlî, ‘Daire-i imkanda bu mükevvenattan daha bedi, daha güzel yoktur’ demiştir”6; e) “İşte, felsefenin şu esâsât-ı fâsidesinden ve netâic-i vahîmesindendir ki, İslâm hükemâsından İbn-i Sina ve Farâbî gibi dâhîler, şâşaâ-i sûriyesine meftun olup, o mesleğe aldanıp, o mesleğe girdiklerinden, âdi bir mümin derecesini ancak kazanabilmiştir; hatta İmâm-ı Gazâlî gibi bir Hüccetü’l-İslâm, onlara o dereceyi de vermemiştir”7; f) İmam-ı Gazâlî, İmam-ı Rabbânî, Muhyiddin-i Arabî, Abdülkadir-i Geylânî “muhakkikin-i asfiya ve sıddîkîn’dendir8; g) İmam-ı Gazâlî’nin “uhrevi diriliş, ilk yaratılıştan tamamen farklıdır” demesinin sebebi cismanî haşirle beraber ruhanî haşrin vukuuna ve “bazı ehl-i bâtına taklit ve mümâşât cihetiyle işaretidir”9; h) Tasavvuftaki makamları karıştırıp problem yaşayan kimseler “mizan-ı şeriatı elde tutmak ve usulü’d-din ulemasının düsturlarını kendine ölçü ittihaz etmek ve İmam-ı Gazâlî ve İmam-ı Rabbânî gibi muhakkıkîn-i evliyanın talimatlarını rehber etmek gerektir10”.

Görüldüğü gibi Bediüzzaman metin veya mefhum olarak bazılarına temas ettiğimiz bu atıflarda Gazâlî’nin kendisini İmam-ı Ali’ye bağlayan yegane üstadı olduğunu, onun muhakkikîn-i evliyadan olduğunu, ehl-i bâtın (bâtınîler) dahil olmak üzere asrındaki batıl cereyanlarla mücadele ettiğini, çeşitli vartalar karşısında şeriatın dengesini muhafaza etmek için insanların kendisini rehber edinmesi gerektiğini vs. dile getirmektedir.

ON BİR YILLIK UZLET

Hemen herkesin kolayca ulaşabileceği kaynaklarda genişçe ifade edildiği üzere Gazâlî kısa hayatı itibariyle, 1058 yılında Horasan bölgesindeki Tus şehrinde doğmuş, ilk bilgilerini ve Kur’an hıfzını yakın çevresinde ikmal ettikten sonra Cürcan’a, daha sonra Nişabur’a giderek eğitimine devam etmiştir. Ardından Selçuklu veziri Nizamülmülk’ün mekanında eğitimini tamamlayıp Bağdat’ta onun kurduğu Nizamiye Medresesine müderris olmuştur. Burada bir taraftan eğitim-öğretim faaliyetlerinde bulunurken, bir taraftan da hem felsefecilerin, hem de bâtınîlerin çalışmalarına nüfuz ederek esaslı bir donanım kazanmıştır. Ancak maddi olarak her türlü şartları uygun olduğu halde manevi olarak huzursuzluk duyan Gazâlî, her şeyi sorgulamaya karar vermiş, dört yıl süren müderrislik görevinin ardından her şeyi bırakarak Bağdat’tan ayrılmış ve on bir yıl devam edecek olan uzlet hayatına başlamıştır. Uzlet hayatında hakka davet eden ekoller olarak; a) kelamcılar, b) bâtınîler, c) felsefeciler, d) tasavvufçular olmak üzere başlıca dört kesim olduğunu, bunları çok yönlü olarak sorguladığında tasavvuf ehlinin yolunun doğru olduğunu yaşayıp hissederek anladığını ifade etmiştir11. Bu anlayışa uygun olarak diğer eserleri yanında İhyâuulûmiddin’i kaleme almış, felsefecileri ve bâtınîleri eleştiren çalışmalar yapmıştır. Uzlet hayatından sonra tekrar Bağdat’a dönerek bir müddet müderrisliğe devam etmiş, daha sonra memleketi Tus’a avdet ederek 1111 yılında orada vefat etmiştir12. 

Bediüzzaman’ın Gazâlî hakkındaki atıflarını da dikkate alarak onun bazı düşünce ve çalışmalarına işaret edip -yazının hacmini zorlamadan- birkaç çağrışıma şöyle işaret edebiliriz:

CEVŞEN VE CELCELUTİYE

a) Üstadlığı. Gazâlî telif ettiği iki yüz dolayındaki eseri ile dokuz asırdır İslam alemine üstadlık yapmış olup halen üstadlığını devam ettirmektedir. Fıkıh, kelam gibi disiplinler yanında özellikle tasavvufî eserleriyle “hakikat” ilmine dair derinlikli dersler vermiştir. Bediüzzaman’ın onu kendisini İmam-ı Ali’ye bağlayan üstadı olarak anması iki hususu akla getirmektedir: aa) Resulullah’ın (asm) bin bir ismi-i ilahi ile bir marifetullah dersi olan Cevşen-i Kebir münacatının “Ben ilmin şehriyim, Ali kapısıdır” buyurduğu İmam-ı Ali üzerinden devam eden bir tarikle sonraki nesillere intikalinde, Bediüzzaman’ın Gazâlî vesilesiyle bu dua ile esaslı şekilde irtibata geçmesidir. Yine Bediüzzaman’ın, Resulullah’ın (asm) derslerine istinaden İmam-ı Ali’nin Süryanice manzum bir kasidesi olan Celcelutiye’yi İmam-ı Gazâlî’ninşerhi üzerinden takip etmesidir13; bb) Bediüzzaman’ın ilim kapısı olan İmam-ı Ali’den “alem-i mânâ”da Gazâlî’nin delaletiyle veya onunla birlikte ders almış olmasıdır. Bazı zâhir ulemasının kısır kanaatleri ne olursa olsun, “risalet” hakikatine hizmet eden özel şahsiyetlerin zaman ve mekan sınırlarının ötesinde bu tür mazhariyetlere nail kılınması rahmet-i ilahiyeye ve hikmet-i Rabbaniyeye aykırı değildir. Kaldı ki günümüzde bilişim ve iletişim alanındaki gelişmeler bunu akla daha da yaklaştırmaktadır.

b) Tasavvuf. Gazâlî’nin yaşadığı dönemde ciddi tasavvufî faaliyetler bulunmakla beraber bazı çevrelerde onun meşruiyeti tartışılırken, bazı ilmi çevrelerde de “zâhir ilmi” ile iktifa eden bir yol takip ediliyordu. Gazâlî hem tasavvufun meşruiyetini teyit etmeye, hem de “zâhir ilmi” ile “bâtın ilmini” birleştirmeye dönük bir yol takip etti. Ona göre gerçeğe ulaştıracak dört yoldan isabetli olanı “tasavvuf yolu” idi. O, bu amaçla birçok eser kaleme aldı ve hem şeriatı anlamada zâhirilimlerinin,hem de bunu yaşamada bâtın ilimlerinin yani tasavvufun önemini ortaya koydu. Bediüzzaman’ın yaşadığı dönemde ise hem kurumsal tasavvuf olan tarikatlar kanunî olarak yasaklanmış, hem de insanların “yaşadığı zaman şartları” dolayısıyla tasavvufî yola intikali zorlaşmıştır. Bediüzzaman bu noktada, Gazâlî gibi (bir noktada ondan farklı olarak) Hakka (marifetullah) ulaştıran; aa) kelamcıların yolu, bb) felsefecilerin yolu, cc) tasavvufun yolu, dd) Kur’an’ın yolu olmak üzere dört yol olduğunu belirtmiş, bunlardan en kısa ve en sağlam yolun Kur’an yolu olduğunu dile getirmiştir14. Aslında bu, Gazâlî’nin sözünü ettiği tasavvuf yolunun zamanın şartlarına uygun olarak belli oranda güncellenmiş hali ile irtibatlandırılabilecek bir yoldur. Zira Bediüzzaman “hakikat-ı kutsiye” olarak andığı tasavvufu “marifet ve inkişaf-ı hakaik-i imaniye” olarak tanımlamış15, Risale-i Nur’u bu çerçevede telif etmiştir. Okuyanların malumu olduğu üzere, bu açıdan bakıldığında Risale-i Nur baştan sona kadar “marifet ve hakaik-i imaniye” dersi niteliği taşımaktadır.

c) Felsefe ve Bâtınîlik. Gazalî yaşadığı dönemin fikri bir realitesi olarak felsefecilerin ve bâtınî fırkaların görüşlerini incelemiş, onlara esaslı reddiyeler yazmıştır. İslam filozofları olarak bilinen kimselerin itikadî bakımdan yirmi konuda hatalı olduğunu kaydeden Gazâlî, bunlardan üçünün kendilerini küfre götürdüğünü dile getirmiştir. Ona göre bu üç husus onların; aa) alemin ezeli olduğuna inanmaları, bb) Allah’ın cüziyyâtı bilmediğini ileri sürmeleri cc) haşirde cismanî olarak dirilmeyi kabul etmemeleridir16. Öte yandan bâtınî grupların masum imam anlayışını, bilgi nazariyesini, “hulûl” ve “ittihâd” gibi görüşlerini, keza ayetleri kendi fikriyatlarına göre yorumlamalarını ciddi şekilde tenkit eden eser yazmış, bu eser büyük ilgi görmüş ve tesir icra etmiştir17. Bu açıdan bakınca, Bediüzzzaman da Gazâlî gibi Meşşâî filozofları eleştirmiş, onların yanıldıkları konuları Kur’an nûru ile vuzuha kavuşturmuş, Gazâlî’nin onlar hakkında hükmünü nakletmekle beraber daha esnek bir yol izleyerek onların “amî bir mümin” seviyesinde kaldıklarını belirtmiştir. Öte yandan Bediüzzaman felsefeyi; aa) Kur’an’la barışık olan felsefe, bb) vahyi reddeden felsefe diye ikiye ayırıp ikincisine şiddetle karşı çıkmış; Kur’an’ın hikmeti ile beşerî felsefenin varlık ve hayata bakışlarını mukayese ederek özgün açıklamalar ortaya koymuştur18. Diğer taraftan Bediüzzaman, Gazâlî’nin kendi döneminde yaptığını, kendi yaşadığı dönemde gerçekleştirerek maddeci, tabiatçı, sebeplere tesir veren vs. bütün dinsizlik cereyanlarına mukabele edecek, onların fikirlerini çürütecek tarzda orijinal izahlar yapmıştır (Bütün Külliyatta bu tür cereyanların şüphe ve itirazlarını reddedici açıklamalar bulunmakla beraber, söz gelimi Tabiat Risalesi bu konuda müşahhas bir örnek teşkil etmektedir).

MEDRESETÜZZEHRA MODELİ

d) Medrese ve tekke birlikteliği. Gazâlî hakkında en geniş bilgi veren klasik kaynaklardan İbn Sübkî, onun hayatının sonlarına doğru Tus’a dönüp orada evinin yanına bir medrese ve bir de hangâh (dervişlerin sohbet ve zikrettikleri mekan) yaptırıp medresede ehl-i ilim, hangâhta ehli-î kalp ile beraber olarak vaktini değerlendirdiğini kaydetmiştir19. Bu fiilî durumdan hareketle onun telif ettiği eserlerde olduğu gibi kurumsal olarak da medrese ve tekke birlikteliğine dikkat çektiği görülmektedir. Bu vakıa, bakıldığında, Bediüzzaman’ın fikrî olarak “akıl-kalp” birlikteliği, kurumsal olarak “mektep-tekke-medrese” bütünlüğüne dair görüşlerini20 ve eğitimde “din ilimleri ile fen ilimlerinin birlikte okutulacağı” Medresetü’z-zehra projesini akla getirmektedir. Hal-i hazırdaki haliyle Risale-i Nur ve Risale-i Nur dershaneleri, -ileride fiilen de inşaallah hayata geçirilecek olmakla beraber- bir bakıma bu projenin bir nüvesini teşkil etmektedir.

Sonuç olarak İmam-ı Gazâlî kendisini hem klasik İslamî ilimlerle, hem de onların özünü teşkil eden “ilahî hakikatler” ile akıl ve kalp bütünlüğü içinde donatmış, telif ettiği onlarca esere bunları en güzel şekilde yansıtmıştır. O, yaşadığı asrın “alimi, mütefekkiri, vâris-i nebevisi” olarak İslam’a muarız cereyanlarla mücadele etmiş, bihakkın vazifesini ifa etmiştir. Onu kendisinin ve Risale-i Nur şakirtlerinin üstadı olarak anan Bediüzzaman da kendi döneminde aynı vazifeyi ifa ederek, bir anlamda bu dönemin Gazâlîsi olmuştur. Bizlere düşen, bir bakıma, çağımızın Gazâlîsi olan Bediüzzaman’ı tanımak, Risale-i Nur’u okumak, anlamak, hem kendi manevi ihtiyaçlarımızı karşılamak, hem de İslam’a muarız kesimlere verilen cevapları hazmederek insanlığa “iman ve Kur’an hakikatlerini” götürmeye devam etmektir.

Dipnotlar:

1- Kastamonu Lahikası, Mektup no: 107.

2- Aynı yer. 

3-  Kastamonu Lahikası, Mektup no: 2.

4-  Şualar (Yeni Asya Neşriyat[YAN], İstanbul 2020, s. 633.

5-  Şualar, s. 633-634.

6-  Şualar, s. 26 Bu konuda ilginç bir makale için bk. Cüneyt Kaya, “Daha Mükemmel Bir Alem Var Olabilir mi?”, Divan, 16 (2004), s. 239-249.

7-  Sözler (İstanbul 2020, YAN), s. 514.

8-  Sözler, s. 646.

9-  Barla Lahikası, Mektup no: 213.

10- Mektubat (İstanbul 2020, YAN), s. 442.

11-  Uzlet hayatı ve yaşadığı tecrübeler için bk. Gazâlî, el-Münkızmine’d-dalâl (trc. Hilmi Güngör), İstanbul 1960, s. 22 vd.

12- Bk. Mustafa Çağrıcı, “Gazzali”, DİA, XIII, 489 vd; Abdülmünim el-Hıfnî, el-Mevsûatü’s-sûfiyye (Kahire 1424/2003) s. 443 vd.

13- Celecelûtiye’nin kaynakları, Gazâlî’nin şerhi ve metin için bk. “Celcelutiye duası vahiy midir, kaynakları nedir?”, www.sorularlaislamiyet.com (Erişim tarihi, 09. 07. 2023).

14- Muhakemat (İstanbul 2020, YAN), s. 92.

 15- Bk. Mektubat (İstanbul 2020, YAN), s. 438 vd.

16- Gazâlî, el-Münkız, s. 35-36.

17- Fedâihü’l-Bâtıniyye adıyla kaleme alınan bu eser Avni İlhan tarafından Batınîliğin İçyüzü (Ankara 1993) adıyla dilimize tercüme edilmiştir. 

18- Bk. Sözler, s. 121-126.

19- Tacüddin es-Sübkî, Tabakâtü’ş-Şâfiiyye (nşr. Abdülfettah Muhammed-Mahmud Muhammed), Dârüihyâi’l-kütübi’l-Arabiyye, ts., VI, 200.

20- Divan-ı Harb-i Örfî [Eski Said Dönemi Eserleri içinde], İstanbul 2017, s. 142-143.

Okunma Sayısı: 2874
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
  • İ. Seyda

    20.7.2023 14:23:13

    İlyas Üzüm Hocamıza Teşekkür ediyoruz. Orijinal metinlere atıfları ve sunuş şekli faydalı oluyor. Yazıların devamını bekliyoruz.

  • Abdulkadir Baki

    20.7.2023 08:18:01

    Hocam teşekkür ederiz.bilgilendik acaba üstad Bediüzzaman ile diğer muceddidler arasında nasıl bir bağ var

(*)

Namaz Vakitleri

  • İmsak

  • Güneş

  • Öğle

  • İkindi

  • Akşam

  • Yatsı