Nasıl bir eğitim sistemi ki, eğitime aldığı masum bir fıtratı, sonunda bir canavar katile dönüştürebiliyor? Bu trajik hali, dostlar alışverişte görsün, alkış alayım anlayışıyla hazırlanan göstermelik müfredatlar ile değil toplumsal mutabakatla aşabiliriz.
İstanbul’daki bir okulda öğrencisi tarafından öğretmenimize yönelik gerçekleşen menfur saldırı, toplumsal cinayetlerin, istismarların arttığı bir dönemde canımızı yakan, bir eğitimci, eğitimcilerle yakın dayanışma içindeki bir akademisyen olarak şahsımı derinden etkiledi. Düşünün tek gayesi bilgiyi öğrencisiyle, yetiştiği toplumuyla paylaşmak olan mukaddes bir mesleğin sahibi ki, bütün peygamberler aynı zamanda birer önder ve öğretmendir, sudan, sıradan bir bahaneyle, hisleri, gözleri dönmüş hem de öğrencisi tarafından hayattan ve sevdiklerinden koparılıyor. Kendimi empatiyle yerine koyuyorum, bu kadar eğitim için gece gündüz bir şeyler yapmaya çabalayan birisi olarak bana bir öğrencim böyle bir girişimde bulunsaydı, anlamlandıramıyorum, bir yere sığdıramıyorum. Çok acı, çok tarifsiz ve talihsiz bir olay.
AHLÂKÎ DEĞERLERİMİZ DEJENERE OLDU
Bu türden olaylar yalnız bugün görülmüyor. Yalnız, hiçbir zaman da günümüzdeki kadar sıradan bir hal almadı! Okullarda disiplin eskisi gibi değil. Bir okulda disiplin, ahlâkî ve etik değerler çeşitli sebeplerle dejenere olursa, o okuldan başarı beklemek yersiz olur. Başarı olsa bile temelsiz, asılsız bir başarı olacaktır ki, hangi meslek grubunda olursa olsun ahlâkî değerleri, toplumsal görgüye, insanlığa, hümanizme, sevgi, şefkat ve merhamete dayanmayan bir başarıyı neyleyelim?
KÂİNAT BOŞLUK KABUL ETMİYOR
Yarım asrı aşan ömrümün 36 yılını eğitim ve akademi çevresinde devam ettiriyorum. Okullarımızda ilk disiplin anlayışının ilk kopuşları, 1991 yılında dönemin hükümeti tarafından tüm uyarılara rağmen getirilen ve ancak üç yıl süren 1994 yılında kaldırılan “Ders Geçme ve Kredili Sistem” ile başlamıştır. Kökeninde masum görünen bu sistem, öğretmen ve derslik eksiğinden dolayı ders arasındaki boşluklar sebebiyle öğrencilerin zamanı etkili kullanma düşüncesini değiştirdi. Malumdur ki, kâinat (madde) boşluk kabul etmiyor. Sizin ders aralarında oluşturduğunuz boşluğu maalesef atari salonları doldurmakta gecikmiyor.
Daha sonra internet kafelerin yaygınlaşması, uyuşturucu kullanımın ortaokullara kadar inmesi eğitim disiplini daha vahim bir hale dönüştürdü.

EKRAN BAĞIMLILIĞI AKRAN ZORBALIĞINA YOL AÇTI
Pandemi dönemindeki eve kapanma ve interaktif eğitim, kontrolsüz network kullanımı, öğrencilerin istenmedik sitelere, oyunlara ve sosyal medyaya yönelmesi, hem bizde, hem diğer ülkelerde eğitimi zora soktu. Bir dönem ekran bağımlısı olan çocuklarımız artık, internet, sosyal medya, akran bağımlısı bir duruma evrildi. Böylece aile kültürümüzde hiç de alışık olmadığımız ekran ve akran zorbalığı gibi kavramlarla tanıştık. Çocuk bir yandan sanal dünyadan fizikî şiddeti öğrenirken, diğer yandan dilin aşırı yozlaşması, hâlihazırda kısıtlı okuma ve kısıtlı sözcüklerin içine karışan argoyla sözel şiddet unsurunu geliştirdi. Ailede sevgisizlik, şefkat ve merhamet unsurunun işlenmemesi ergenliğe atılan genç kitlede kendini olumsuzlukla ispatlama gayretine dönüştü.
MAFYA DİZİLERİ ROL MODEL OLDU
Gençlerimiz, artık kendisini maharet ve maslahatıyla ortaya koyamıyor, kırık cümleleri, argoya kaçan ifadeleri, şiddete yönelen öfkesiyle ispatlamaya çalışıyor. Peki, televizyonda sunulanlar ne kadar masum? İlk mafya dizisi çıktığında ebeveynler misafirliğe gitme ve misafir ağırlamayı, bu yeraltı dizisinin gün ve saatine göre planlıyorlardı. Derin devletle işbirliğinde olan çetelerin sergilediği vakur, cesur, adam öldürmekten gözünü kırpmayan tavırları, hesaplaşmaları toplumda, özellikle genç kuşakta iyi tutmuştu. Artık dizinin çevre yönüyle meyveleri alınmaya başlamıştı. Gençler, dizinin rol aktörleri gibi konuşuyor, onlar gibi giyiniyor, kendilerinde hesap sorma yetisi geliştiriyordu. Bu diziler tutunca yeni dönemde de devam etmeye başladı.
Öyle ki mafya ve yeraltını ilgilendiren dizilerde mafya liderleri devletle iş tutacak kadar masum gösterilmeye başlandı. Bu teşkilâtlar senaryo gereği güya devletin yetişemediği yerlerde işbirlikçisi gibi gösterilemeye çabalanıyor. Peki, dizinin gerçek hayatta karşılığı yok mu? Elbette var. Bugün çoğu cinayet, cinsel istismar gibi davalara, mafya liderleri dolaylı olarak müdahil olmaya başladığı medyada haber konusudur. O zaman işleyen nizamlarda bir boşluk mu var düşüncesi akla şu geliyor. Madde yine boşluk kabul etmiyor. Bu türden zihnî kodlamalara sahip dizilere karşı MEB, RTÜK ve ASPB şiddetle karşı çıkmasını beklerken, siyasi liderlerin olayı sempatik ve masum bir havaya büründürmesi de hayli ilginç bir durum.
TV PROGRAMLARI YOZLAŞMAYI SIRADANLAŞTIRDI
Televizyon kanallarında çıkan sabah kuşağındaki yayınlar toplumun örf, âdet ve gelenekleriyle yakından uzaktan bir ilgisi olmadığı gibi toplumsal ahlâkı yozlaştıracak içeriğe sahip. Bakıyorsunuz, birisi yakınıyla ilgili cinayet işlemiş, rayting uğruna bu şahıs televizyona çıkmış, soğukkanlılıkla kendini ifade etmeye çalışıyor. Yani yaşanan cinayetler, ahlâkî yozlaşmalar tamamen toplum nazarında sıradanlaştırılıyor. Bunu gören genç ne düşünür, demek ki bu türden eylemler bu toplumda çok da önemli değil, sıradan şeyler.
GENÇLERLE İLETİŞİMDE İLK SORUMLULUK AİLENİNDİR
Okul çağındaki gençlerimizle etkileşimde ve iletişimde bulunmak birinci derecede aileye, yani ebeveynlere aittir. Aile yozlaşır veya çevre faktörleriyle dejenere edilirse, çocuklarımızdan, gençlerimizden beklediğimiz olumlu davranışları göremeyiz. Aile aynadır. Çocuklar genellikle büyüklerinin ayak izlerini takip ederler. Ardından okullarımız, rol modellik açısından çocuğun dünyasına doğrudan hitap edemezse, hassasiyetler, kırmızı çizgiler hususunda çocukların ilgisini çekemezse, sonuç yine hüsran olur. Konuşmaktan, nasihat etmekten öteye, gidemeyiz ki, gençlerde bunun çok bir karşılığı yoktur.
HAYAT EVDE PAYLAŞILMALIDIR
Hayatın paylaşıldığı ortak zamanlar, ortak mekânlar oluşturmak gerekir. Bu bazen bir sabah kahvaltısında aynı masaya oturabilme, bazen birlikte sanat ve spor icra edebilme şeklinde olabilir ki, bizim dışımızdaki menfi unsurlardan soyutlayabilelim. Yaptığımız iş, ne bir eksik ne bir fazla, yani “efrâdını câmi ağyârını mâni” kıvamında olmalıdır. Bu çocuklar, bu gençler, bu ülke bizim. Neden kimsenin ayağına taş değsin ki? Kısacık hayatımızı neden kötülükler etkilesin ki?
PALYATİF ÇÖZÜMLER NETİCE VERMEZ
O halde başta MEB olmak üzere yaptığımız her şeyi amacına uygun yapmak zorundayız. Dostlar alışverişte görsün, biraz belli kesimlerden alkış alayım anlayışıyla göstermelik müfredatlar ile değil bu sorunları toplumsal mutabakatla aşabiliriz. Palyatif çözümler, marjinal yaklaşımlar ikbale dair en büyük güvencemiz olan çocuklarımızın iyileşmesinden çok öte olacaktır. Bu alan siyasete kurban edilemez. Yüzersek de batarsak da hep birlikte aynı gemideyiz. Ne yapıp edip, ahlâkî değerlerimizi yeniden yeşertmeliyiz.
Allahtan Fatma Nur Çelik öğretmenimize rahmet, geride kalan sevenlerine ve eğitim camiasına taziyelerimi sunuyorum.