"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Gazetemize, cemaatimize, meşrû heyetlerimize sahip çıkalım

Rüstem GARZANLI
05 Eylül 2020, Cumartesi
Yeni Asya Gazetesi eski Yönettim Kurulu üyesi, eğitimci yazar Nejat Eren ile Risale-i Nurları, hatıraları ve gençlerin hizmet metodunu konuştuk.

Nejat Eren kimdir, kısaca özgeçmişinizi anlatır mısın?

25 Eylül 1950 yılında Antalya ili Gündoğmuş ilçesinde doğdum. İlkokul tahsilimi Gündoğmuş ilkokulunda yaptım. 1968-1969 öğretim yılı sonunda Antalya Aksu İlköğretmen Okulunu birincilikle bitirdim.

İlk görev yerim Hatay İli, daha sonra da kendi ilçem Gündoğmuş’ta sınıf öğretmeni ve idareci olarak çalıştım.

1978 Selçuk Eğitim Enstitüsü İngilizce bölümünü, 1994’de Anadolu Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi İngilizce bölümünde lisansımı tamamladım.

1980 yılından, emekli olduğum 1995 yılına kadar çeşitli eğitim kurumlarında öğretmenlik, yöneticilik, çeşitli vakıf ve derneklerde yönetim kurulu üyeliği ve başkanlığı görevlerinde bulundum. 

1995-2007 yılları arasında Yeni Asya Gazetesi Ege Bölge Temsilcisi olarak hizmetlerde bulundum. 2008-2015 yılları arasında Yeni Asya Gazetesi Yönetim Kurulu Üyesi ve sekreter yardımcısı olarak görev yaptım. 1995 yılından beri Yeni Asya Gazetesi’nde “Hasbihal” isimli köşemde haftalık yazlar yazmaktayım. Ayrıca Avrupa Nur Cemaati sitesi olan “EURONUR” sitesinde ve mahalli Gündoğmuş Gazetesi’nde de haftalık yazılarım devam ediyor.

Evli, dört çocuk babası, altı torun dedesiyim.

Risale-i Nurlar’la nasıl tanıştınız, Risale-i Nur hayatınıza nasıl bir yön verdi anlatır mısınız?

Ben de ‘68 kuşağı’na dâhil eğitimcilerden birisiyim. Bizim kuşak eğitimciler ve öğretmenler tek parti devrinin eserlerinden olan Köy Enstitüleri’nin devamı olan öğretmen okullarından mezun olduk. Öğretmen okullarının genel devlet politikası da Köy Enstitüleri’nin devamı şeklindedir. Şimdilerde de değişen çok şeyin olduğunu tahmin etmiyorum. Bu politika ‘Kemalist eğitimciler ve nesiller’ yetiştirmektir. Dine, imana mesafeli durmak, camiden uzak olmak, dini akide ve prensipler yerine, sadece bilimi örnek almak olan pozitivizm anlayışıdır. Bundan dolayı biz de altı yıllık yatılı öğretmen okulunda bu doğrultuda eğitildik. Eğitim psikolojisi ve sosyoloji öğretmenlerimiz tarafından Nurculuk, Süleymancılık ve bütün dini ekol, cemaatler ve tarikatlar devletin ve bu ülkenin en tehlikeli kuruluşları olarak bize dayatılır ve dikte edilirdi. Biz hep böyle yetiştirildik. Ben de kendi dönemimin öğretmen okulu birincisi olarak mezun olduğum için tam bir enâniyetle göreve başladım. O zaman doğrudan köylere öğretmen olarak tayinler yapılıyordu. Psikoloji ve sosyoloji öğretmenlerimiz başta olmak üzere idarecilerimiz bizzat bize şunları devamlı öğütlüyorlardı:

“Göreve öğretmen olarak başlayacağımız yer neresi olursa olsun orada körpe dimağlara Kemalizm’i kafalara çakmak, Nurculukla, Süleymancılıkla, tarikatçılıkla kıyasıya mücadele etmek olmalıdır!” diyorlardı. Bu şartlarda tabir yerinde ise tam bir kurşun asker olarak göreve başladık. Sosyoloji öğretmenimizin sınıfta bize ders verirken şu telkinleri hâlâ kulaklarımdadır: “Şimdi köylere gideceksiniz. İlkönce camiye gidin. Camiye gidince bu cahil halk size güvenir. O zaman siz de bu güvenci iyi kullanın. Politik davranın, onlara Kemalist düşünceleri ve devrimcilik fikirlerini dayatırsınız!” şeklinde tavsiye ve yönlendirmelerle yetiştik.

Benim annem ben iki yaşındayken vefat ettiği için beni öksüz olarak rahmetli babaannem büyütmüştü ve altı yaşından beri de dinini imanını bilen ve ilkokuldan beri de babaannemin öğrettiği duâlar ve sûrelerle de namazlarını kılan ve devam eden bir gençtim. Mezun olduğum Antalya Aksu Öğretmen Okulu’nda o yıllarda 700- 800 öğrenci eğitim görmekteydi. Camiye giden yedi-sekiz kişiden birisi de bendim. Yani namazını kılan dinini bilen, fakat devletin politikasının ne olduğundan habersiz zavallı, masum bir gençtim. 

Bu şekilde yola devam ederken 1969 yılında mezun olduktan de ilk görev yerim Hatay ili İskenderun ilçesi Kömürçukuru Köyü idi. Bu köy Amanos Dağları’nın zirvesinde, tabir caizse öğretmenler için “sürgün yeri” olan çok mahrumiyetli bir köydü. Ben okul birincilik sertifikamla Antakya Merkeze bağlı il merkezine yakın, Amik Ovası’nda bir köy beklerken, zamanın Hatay Valisi Ferit Kubat’a-ki sonradan Erim Hükümeti zamanında bu vali İçişleri Bakanı olarak atanmıştı.- ben birincilik sertifikasını gösterip “torpil” beklerken, validen: “Çek o sertifikayı ve torbaya elini sok ve bir köy ismi çek!” ikazıyla torbadan “Kömürçukuru” Köyü’nü çekmiştim. Köyün ismini sorup nerede olduğunu sorduğum herkes bana: “Yazık olmuş sana! Yanmışsın. O köye dört beş aya araba çalışmaz! Kışın kar basar yollar bozulur ve kapanır. Yaya olarak şehre inip ihtiyaçlarını görebilirsin!” diyordu.

Gerçekten köye ilk açık arabanın üstünde meyve –sebze sandıkları, salça tenekelerinin arasında yaptığım 6-7 saatlik gece yolculuğunda bunu yaşamıştım. Tam bir mahrumiyet mekânına düşmüştüm. Bu şartlarda günlerce ağladığımı hatırlıyorum. Bir de Kasım ayında okul açılıp eğitime başlayınca altı tane birbirinden ayrı karakterde sosyalist, namazdan, imandan bihaber öğretmen grubunun arasına düşünce ilk yılımda istifayı bile düşünen bir zavallı öğretmen durumuna düşmüştüm.

Amanosların tepesinde mazbut ve dinine bağlı üç yüze yakın hanesi olan bu köyde başlayan macera beni Risale-i Nurlar’la tanıştıracak uzun, ince, zahmetli, fakat çok bereketli ve rahmetli bir yol olduğunu daha sonra öğrenmek durumunda kaldım. Burada 1969 yılında altı öğretmen görev yapıyorduk. Beş kişi bekâr olarak aynı lojmanda kalıyorduk. Benden bir sene önce oraya gelen öğretmenlerin hepsi sosyalist görüşlü arkadaşlardı. Köyün dindarlığından çok şikâyetçilerdi. Ben yan odada merhum dedemden kalan yeşil seccadeyle beş vakit namazımı lojmanın bir odasında kılıyordum. Ben iki odalı lojmanda küçük odada namazlarımı kılarken öğretmen arkadaşlarım da köydeki kahvelerde kâğıt oyunu denen bir nevi kumar oynanması için lojmanda öbür odada devamlı kâğıt oynuyorlardı. Ben oynamıyordum. 

Bir gün Denizlili olan Naci adındaki öğretmen bana; “Sen Nurcusun. Siz Said Nursî‘ye peygamber gibi bakıyorsunuz!” deyince bende adeta şafak atmıştı! Hemen karşılık verdim: “Arkadaş sen ne konuşuyorsun! Ben o bölücü olan, Nurcuların, Süleymancıların, tarikatçıların kökünü keseceğim! Nurcuları ve Süleymancıları bu ülkede yaşatmayacağız! Fakat bu Said Nursî dediğin adam kim? Ben onu tanımıyorum!” deyince, arkadaşım; “Sen ya yalan söylüyorsun ya ahmaksın! Bu adam için Türkiye çalkalanıyor!” dedi. Ben de bunu kabullenmekte zorlandım, çünkü enaniyetim gereği okul birincisi olan bir öğretmendim. Ahmak olamazdım. Yalan da hayatımda hiç yer tutmamıştı Allaha şükür. Bunun üzerine ben Said Nursî’nin kim olduğunu araştırmaya kalktım.

İskenderun’a aybaşlarında maaş almaya inince kitapçılardan Nurculuk kitapları sormaya başladım. Acemilik işte! Kitapçının birisi beni ikaz etti. “Kardeşim sen kimsin, necisin, neden böyle kitapları araştırıp soruyorsun? Sen genç bir öğretmensin başına iş açarsın! Bu kitaplar yasak!” diyerek önümü kesmişti.

Bu arada bu köy için ve benim hayatımın manevî yönünü şekillendiren çok değerli ve âlim bir zattan, Ali Sert Hocamdan bahsetmek gerekiyor. Bu âlim zat, eski müftülerden, 1960 ihtilâlinde aleyhindeki haksız bir şikâyetten dolayı, canını kurtarmak için Suriye’ye geçmiş. Orada, büyük fıkıh allamesi Tantavi Hazretleri’nden fıkıh dersi almış ve Üstadımızın elini öpüp duâsını almış gerçekten ihlâs abidesi ve binlerce Nur Talebesi yetiştirmiş bir âlim zattı. Üç yıl önce 2017 yılında Hakk’ın rahmetine kavuştu. Bizde çok emeği var. Allah makamını Cennet etsin, duâ ve minnetle anıyorum. Ali Sert Hoca benden önce bu köyde altı sene fahri imamlık yapmış. Altı sene içerisinde, ilmi, irfanı, yaşayışı, ihlâsı ve alçak gönüllüğü ve Risale-i Nur prensiplerini doğru anlayıp yaşayarak bu köyün hayatında adeta bir sahabe hayatı yaşar gibi bir nizam kurmuş. Ali Hoca’nın buradaki yetiştirdiği nesil gerçekten tam İslâm’ın değerlerine uygun bir hayat tarzını benimsemiş insanlardı. Bu öğretmen arkadaş Ali Sert Hoca için şöyle diyordu: “Ali Sert Hoca çok mükemmel bir insan! Benden iyi matematik biliyor, benden iyi psikoloji biliyor, çok medeni ve cana yakın bir insan! Fakat en büyük suçu “Nurcu!” diyordu.

Nurcu! Adeta benim zihniyetimde yetişenler için bu bir “Öcü!” kelime ve ifadeydi! İki üç ay sonra daha önce bahsedilen Ali Sert Hoca köye bir düğün için ziyarete gelmişti. Tanışmak nasip oldu. Bana çok iltifat etti. Yüzünde gülümsemesi eksik olmayan tatlı dilli bir değerli ve ağırbaşlı bir kişilikti. İlk intiba iyi başlamıştı. Fakat onlarla münasebet kurmak istemiyordum. Çünkü kafamda ve zihnimde Nurculara, Süleymancılara, tarikatçılara karşı aşılanmış büyük bir “peşin hüküm” vardı. 

Biz bu çizgide giderken Ali Sert Hoca’mın sonradan damadı olan ve benimle yakından ilgilenip Kur’ân’ı bana öğreten merhum Emin Okur diye bir kardeşimiz Adana İmam Hatip Lisesi’nde okurken hastalığından dolayı köyde kalmak zorunda kalmış. 1970 yılında yeni bir öğretim yılına başlarken kader bizi köy camisinin avlusunda Emin Okur’la tanışmaya sevk etti. Ben Kur’ân okumayı bilmiyordum, ama çok istiyordum. O da camide, böyle bir zamanda bir öğretmen görünce bana yakınlık gösterdi. Samimî olduk lojmanda artık yalnızdım. Genç, benim akranım olduğu için bana Kur’ân öğretmesini teklif ettim o da kabul etti. Böylece o sabahtan lojmana geliyordu. Teneffüs aralarında bile elif bâ okuyarak yavaş yavaş Kur’ân okumaya başladım. Bu Kur’ân talimi sabahtan gece yarılarına kadar, Şam ve Kahire radyolarından Kur’an dinleyerek ayrı bir mevsim ve yola girmiş olduk. Kur’ân öğrenirken Emin Okur merhum bana Risale-i Nurlar’dan okumaya çalışıyordu. Ama ben de kafamdaki o peşin hükümle bunu kabullenmekte çok zorlanıyor, hatta devamlı reddediyordum. Ona: “Bu bölücü kitapları bana okuma bana Kur’ân öğret!” diyordum. O rahmetli de: Yahu Nejat Hoca bunlar Kur’ân tefsiri, ne var okuyalım!” diyordu. Ama ben reddediyordum ve kabul etmemekte direniyordum. Bir gün çok ısrar edince onu lojmandan kovmuştum! Bana Kur’ân öğret! Bu bölücülük yapan kitaplardan okuma ve bahsetme!” diye. Allah bütün bunları affetmiştir inşaallah. Tabi bu mücadelemiz tam yedi sekiz ay sürdü.

İki senelik bu çetin ve zorlu mücadelenin sonunda Alıç Dağı’nın zirvesinde merhum Okur’un tam zirvede; “Yahu Nejat Hoca, sen zeki bir insansın! Okul birincisi olmuşsun! Ama bir şeyi merak ediyorum. İslâm tarihinde; Peygamber Savaş kazandı! İfadesi yok! İslâm orduları zafer kazandı ifadesi var! Sen ise bir tek adam bu ülkeyi kurtardı! İnadı ve düşüncesiyle bütün manevî değerleri ve şahısları reddediyorsun! Bediüzzaman’a ve Risale-i Nurlar’a karşı çıkıyorsun!” bu bir tezat değil mi?” Bir tercih yapmalısın!” dedi.

İşte iki senedir beraber olduğum böyle bir can dostuna aniden bu zirve noktada ilham olunan bu çok başka ifade ve sesleniş. Benim gibi aykırı bir adamda da çok müthiş bir şok etkisi yapmıştı. O anda benim için, zaman da, mekân da, hayat da, fikir de, geçmiş de, eğitim de, her şey, ama her şey bir anda tamamıyla zınk diye duruvermişti! İrkildim. Yarım saat kadar iç dünyamda volkanlar patladı. Dağın eteklerinden hızla köye dönerken baharın yeşilliklerindeki bir pınarda abdest alırken içimdeki kazuratı dışarı atan bir itirafta bulundum. Emin Hoca’ya dönerek, “Artık bu eski sevgimi unutup yeni ufka kanat açsam Allah beni affeder mi? dedim. Emin Hoca; “Allah Gafuru rahimdir. Samimî pişmanlık duygu ve nedametleri affeder!” deyince “evet artık eski sevgiden ve şahıstan vaz geçtim!” diyerek yeni bir hayata başladım elhamdülillah.

—Devam edecek—

Okunma Sayısı: 3273
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
  • Abdurrahman

    5.9.2020 09:24:23

    Cenabı Hak Merhum Alim Ali Sert Hocaya gani gani rahmet eylesin...Merhum Emin Okur'ada gani gani rahmet eylesin...

(*)

Namaz Vakitleri

  • İmsak

  • Güneş

  • Öğle

  • İkindi

  • Akşam

  • Yatsı