Hepimizin hayatını yakından ilgilendiren bir mesele üzerinde durmak istiyorum: İnsanlar neden birbirinden uzaklaşıyor? Neden aynı davaya hizmet eden insanlar bile zaman zaman birbirlerini kırıyor?
Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri, Risale-i Nur’da Mesnevî-i Nuriye’de (Zeylü’l –Habbe ve Hubab), Mektubat ve Lem’alar’da, bilhassa Otuzuncu Söz, Birinci Maksad içinde önemli sebeplerinden birinin enaniyet, yani “ben” duygusu olduğunu anlatır.
İnsan “Ben haklıyım, benim fikrim doğrudur” demeye başladığı zaman, kardeşlik zedelenmeye başlar. Hâlbuki Kur’ân’ın hizmetinde esas olan şahıs değil, hakikattir; şahsî menfaat değil, rıza-yı İlâhîdir. Risale-i Nur’un en önemli derslerinden biri de şahs-ı manevî anlayışıdır.
Yani güzel bir hizmet, sadece bir kişinin şahsıyla değil; birbirini tamamlayan insanların meydana getirdiği ortak bir ruhla yürür. Bu sebeple bir cemaat veya topluluk içerisinde bir kişinin hatası, bütün topluluğa mal edilemez.
Bugün bu ölçüye gerçekten çok ihtiyacımız var. Bir insanın yanlışını görürsek, “Bütün cemaat böyledir” demek adalet değildir. Bir ferdin hatası üzerinden milyonlarca insanı mahkûm etmek, İslâm’ın adalet anlayışıyla bağdaşmaz.
Aynı şekilde, kendi grubumuzu överken başkasını küçümsemek de doğru değildir. Çünkü hakikatin sahibi biz değiliz. Biz hakikate muhtacız.
Bugün sosyal medyada insanlar birbirlerini çok kolay itham ediyor. Bir cümle, bir video, bir paylaşım üzerinden insanlar hakkında kesin hükümler veriliyor. Oysa Kur’ân bize hüsn-ü zan, adalet ve kardeşlik ölçülerini öğretiyor.
Bediüzzaman Hazretlerinin uhuvvet ve ihlas derslerinde verdiği mesaj şudur: “Kardeşlerinizin meziyetlerini şahıslarınızda ve faziletlerini kendinizde tasavvur edip, onların şerefleriyle şakirane iftihar etmektir.” Bundan şunu anlıyoruz. Bir başkasının başarısı bizi rahatsız etmemeli.
Çünkü biz aynı hakikate hizmet ediyorsak, onun başarısı aslında bizim de sevincimizdir. Burada çok önemli bir nokta var: İhlas, hizmeti şahıslardan kurtarıp Allah’ın rızasına bağlamaktır.
Eğer yaptığımız hizmette “Ben görüneceğim, benim sözüm dinlenecek, benim grubum kazanacak” düşüncesi ağır basarsa, ihlas yara alır.
Ama “Yeter ki hakikat kazansın, yeter ki imanlar kurtulsun, yeter ki insanlar Allah’ı tanısın” diyebilirsek, o zaman gerçek kardeşliğin kapısını açmış oluruz. Bugün toplumumuzun en büyük ihtiyaçlarından biri daha fazla tartışmak değil; daha fazla birbirimizi anlamaktır. Farklı düşünebiliriz. Farklı hizmet metotlarımız olabilir. Ama ortak değerlerimiz varsa, ortak bir kıblemiz, ortak bir kitabımız ve ortak bir Peygamberimiz (asm) varsa; farklılıklarımızı düşmanlığa dönüştürmemeliyiz.
Hülâsa: Şahıslar geçicidir, hizmetler devam eder. İnsanlar hata edebilir. Cemaatler içerisinde de yanlış yapan insanlar bulunabilir. Fakat bir kişinin hatası, bir topluluğun tamamını mahkûm etmeye sebep olmamalıdır.
Bizim ölçümüz şahıslar değil, Kur’ân ve sünnetin ortaya koyduğu adalet ve ahlak ölçüleridir. Öyleyse bugün kendimize şu soruyu soralım: “Ben hakikatin hizmetkârı mıyım, yoksa kendi fikrimin ve kendi grubumun taraftarı mıyım?”
Çünkü Risale-i Nur’un bize öğrettiği en büyük hakikatlerden biri şudur: Bizler şahıslar için değil, Allah’ın rızası için hizmet ediyoruz.
Rabbim bizleri enaniyetin tuzağından, kardeşliği bozan fitnelerden muhafaza etsin. Kalplerimizi birleştirsin, hizmetlerimizi ihlaslı kılsın ve bizlere birbirimizin kusurunu araştırmak yerine birbirimizin güzel taraflarını görmeyi nasip etsin. Amin.