Nur Talebelerinin hayatı, hadiseleri Risale-i Nur’un ölçüleriyle değerlendirmek ve istikameti muhafaza etmek esası üzerine bina edilmiştir.
Onlar, Risale-i Nur’dan aldıkları iman-ı tahkikî derslerinin nuruyla olaylara bakar ve buna göre hüküm verir. Bu sebeple aldanmamaya ve aldatmamaya azamî derecede dikkat ederler.
Bediüzzaman, “Hiçbir müfsid, ‘Ben müfsidim’ demez. Daima sûret-i haktan görünür…” (Münâzarât, s. 27.) ikazıyla, her söylenen sözün ve her sergilenen tavrın zahirine aldanılmaması gerektiğini hatırlatır. Nur Talebeleri de bu ikaz doğrultusunda meşvereti esas alarak istikameti temin etmeye çalışırlar.
Bu ölçüler çerçevesinde Nur Talebeleri, siyasî partileri ve siyasî anlayışları değerlendirir. Bediüzzaman; Hutbe-i Şâmiye, Münâzarât, Divan-ı Harb-i Örfî, Sünuhat ve Emirdağ Lâhikaları gibi eserlerinde siyasete dair temel prensipleri ortaya koymuştur. Bu prensipler doğrultusunda, “siyasetin muktesit mesleğini” benimseyen, hürriyetçi ve demokrat çizgideki anlayışlara müsbet bakılmıştır.
Nur Talebeleri; siyaseti dinsizliğe, dini siyasete, ırkçılığa, zulme veya şahsî menfaatlere âlet eden hiçbir anlayışı tasvip etmez. Zira Bediüzzaman, “Menfaati esas tutan siyaset canavardır” (Sözler, Lemaat, s. 791.) sözüyle bu tehlikeye açıkça dikkat çekmiştir.
Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri, siyaseti dine dost ve hizmetkâr kılmayı esas almış; dini siyasete âlet etmeyi ise kesin bir dille reddetmiştir. “Dinin bir hakikatini bin siyasete tercih ederim” sözü, bu duruşun veciz bir ifadesidir. Bu çizgi, bugün Risale-i Nur Talebelerinin naşir-i efkârı konumundaki Yeni Asya’nın da temel misyonunu oluşturmaktadır.
Âhirzamanda yaşıyoruz. Bu asır, fitne ve fesadın yoğunlaştığı bir âhirzaman asrıdır. Böyle bir dönemde, dersini doğrudan Kur’ân’dan alan ve iman hizmetini esas tutan bir çizginin varlığı hayatî bir ehemmiyet taşımaktadır. Bediüzzaman Said Nursî gibi, Kur’ân’dan aldığı dersle manevî bir kuvve-i kudsiye sahibi olan bir rehber olarak, bu kargaşa ve karmaşa içinde hak ve hakikat yolunu fiilen de göstermiştir.
Peygamber Efendimiz (asm), âhirzamanda dehşetli şahısların hükmedeceğini haber vermiştir. Böyle bir zamanda, şahısların günahsız ve hatasız olması mümkün olmadığı gibi, şahıslardan müteşekkil olan siyasî partilerin ve yapılarının da masum olması düşünülemez. Toplumu istila eden manevî ve ahlâkî hastalıklar tedavi edilmeden, siyasî ve içtimaî sahada gerçek bir kurtuluştan söz etmek mümkün değildir. Nitekim Bediüzzaman, bu hakikati veciz bir şekilde “Şimdi şahs-ı vâhid bile masum olamaz. Nerede kaldı, zerratı günahkârlardan mürekkep bir hükûmet, tamamıyla masum olsun.” (Münazarat, s. 51.) sözüyle ifade etmektedir.
Günümüzde ise hem iktidar, hem de muhalefet, çoğu zaman aşırı uçlarda seyretmekte; siyasetlerini ifrat üzere kurmuş görünmektedir. Bu anlayışlardan topluma kalıcı bir hayır ve saadet beklenemez. Hâlbuki siyaset, toplumun huzurunu ve ülkenin inkişafını temin edecek şekilde; hürriyet, adalet, meşveret ve adil kanunların hâkimiyeti gibi temel prensipler üzerine bina edilmelidir. Buna mukabil, günümüzde şahısların kutsandığı, sistemin şahıslar üzerine inşa edilmeye çalışıldığı bir siyaset anlayışı öne çıkarılmakta; neticede toplumun değil, belli şahıs ve zümrelerin menfaatleri gözetilmektedir. Böyle bir siyasî anlayış, halka gerçek manada huzur ve saadet getirebilir mi?
(Devam edecek)