Bugün, yanlış yorumlanmaları sebebiyle polemiklere yol açan pek çok mesele bulunmaktadır.
Bunlardan biri de “din mi, dinler mi?” tartışmasıdır. Konuyu sağlıklı bir zeminde ele alabilmek için, izaha geçmeden önce “din” mefhumunun neyi ifade ettiğini açıklığa kavuşturmak gerekir.
Din, ıstılah olarak “akıl sahiplerini saadet-i dareyne çağıran İlâhî davetin adıdır. Din ahireti kazandıracak ölçüleri ortaya koyduktan sonra kişilerin iradeleri ile bu yolda yürümelerini ister. Bir inanca din denebilmesi için içerisinde başta Allah’a (cc) iman olmak üzere, tevhid, nübüvvet ve haşre dair temel iman hakikatlerini barındırması gerekir.
Din mefhumunu, özellikle “İslâm”ı kastederek kullandığımızda, kelime şu anlamı kazanır: Hz. Âdem ile başlayıp, zamanın ilerlemesi, mekânın değişmesi ve gelişen sosyolojik yapının ihtiyaçlarına göre tebliği de bulunmak üzere peygamberler gönderilmesiyle devam eden, kemâlini ise ahirzaman peygamberi ve Hâtemü’l-Enbiyâ olan Hz. Muhammed (asm) ile bulan câmi ve kuşatıcı bir inanç sistemidir.
Bu hakikat, Kur’ân-ı Kerîm’de açıkça şu şekilde ifade edilmektedir: “Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim, size olan nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâm’ı seçtim.”
Ayetin de işaret ettiği üzere, tarih boyunca farklı seviyelerde bulunan ve farklı krizlerle karşı karşıya kalan İslâm toplumları, karşılaştıkları problemlerin çözümünü Hz. Peygamber’in (asm) tebliğ ettiği din-i İslâm’da aramış; ferdî ve içtimaî, maddî ve manevî pek çok psikososyal meseleyi Kur’ân’ın rehberliğinde çözüme kavuşturmuşlardır.
Çünkü İslâmiyet, hiçbir sahada en küçük bir boşluk bırakmayacak şekilde, geçmiş bütün İlâhî hükümleri ihtiva eden ve onların eksik kalan yönlerini ikmal eden cihanşümul bir dindir. Nitekim ayet-i kerîmede, “Yaş ve kuru her şey Kitab-ı Mübîn’de vardır”” (En‘âm: 6/59) buyrulmaktadır. Ayette geçen “yaş ve kuru” terkibi, dünya–ahiret ayırımı gözetilmeksizin her şeyin bu İlâhî kitapta karşılığının bulunduğunu ifade etmektedir.
Bu yönüyle İslâmiyet, yalnızca inanca dair nazarî bilgiler sunmakla yetinmez; aileden devlete, ekonomiden bilime kadar hayatın bütün alanlarında hem dünya, hem de ahiret huzurunu temin edecek kapsamlı bir çerçeve ortaya koyar. Şüphe duyanlar, imkân buldukları takdirde İslâmiyet’in ilim ve bilime bakışını inceleyebilir; ayrıca Müslüman toplumların İslâm öncesi ve sonrası ilim, irfan ve medeniyet seviyelerini mukayese edebilirler. Bu sahada yapılan pek çok araştırma, birçok yabancıyı hayrete düşür-müştür. Nitekim bu alana inatla giren mahcup olur, samimî bir merakla yaklaşan ise hayranlıkla karşılaşır. Gün gibi aşikâr olan bu gerçeği Bediüzzaman Hazretleri, “İslâmiyet güneş gibidir, üflemekle sönmez, gündüz gibidir, göz yummakla gece olmaz, gözünü kapayan ancak kendine gece yapar” cümleleriyle ifade etmiştir.
Burada tabiî olarak yeni bir sual akla gelmektedir: İslâmiyet tam ve mükemmel bir din olduğuna göre, diğer dinlere yaklaşımımız nasıl olmalıdır?
İslâmiyet’in kâmil ve mükemmel bir din olduğu; önceki İlâhî dinlerde mevcut bulunan hakikatlerin kemal derecesiyle İslâm’da yer aldığı, eksik kalan yönlerinin ise İslâm diniyle tamamlandığı, İslâmî kaynakların açıkça ortaya koyduğu bir gerçektir. Bu itibarla, peygamberlerin isimlerine izafe edilerek kullanılan Musevîlik ve İsevîlik gibi din telâkkileri, bizim açımızdan ancak tarihî ve itikadî bir bilgi mahiyetindedir. Bu inanç sistemlerini İslâm diniyle eşitleyici bir düşünceye veya böyle bir çağrışım doğuracak bir kelime kullanımına gitmek ne doğru, ne de gerekli görülmelidir.