Önceki yazımızda, Müslümanların İsevîlikten ya da Musevîlikten din adına alıp da dolduracakları herhangi bir boşluğun bulunmadığını ifade etmiştik. Bu, reddi mümkün olmayan bir hakikattir.
Bunun böyle olduğu dair itirazlara Rahip Bahira, Varak b. Nevfel, Habeş Necaşisi, Selman-ı Farisî gibi zatlardan başlayarak günümüze kadarki zaman diliminde milyonlarca insanın İslâmiyet’le şeref bulduğu gerçeği en müdellel cevaptır.
Burada bir hususa daha temas etmek gerekiyor. Pek çok Müslüman, “ehl-i kitap” mefhumu ile ifade edilmeleri sebebiyle bu iki inancı birbiriyle benzer zannederek hataya düşebiliyor.
Hâlbuki dinimize göre Yahudîler ve Hıristiyanlar taban tabana birbirine zıttırlar. Çünkü Maide suresi 82’de şöyle buyurulmaktadır: “İman edenlere düşmanlıkta insanların en şiddetlisi olarak, sen elbette Yahudîler ve Allah’a ortak koşanları bulacaksın. İman edenlere muhabbette en yakın kimseler olarak da, elbette “Biz Hıristiyan’ız” diyenleri bulacaksın. Çünkü onların içinde ilim sahibi keşişler ve kendilerini ibadete vermiş rahipler vardır; onlar büyüklük de taslamazlar.” Yine Fatiha Suresi 7. ayette Yahudîler için Allah’ın (cc) gazabına, uğradıklarına, Hıristiyanların ise, dalalete ve sapıklığa düştüklerine dikkat çekilir.
Son yıllarda yaşanan hadiselere bakıldığında da ayetin mu’cizevî ihbarına uygun gelişmeler yaşanmıştır. Yahudîlerin Gazze’de gerçekleştirdiği katliamlara karşı Hıristiyanlık âlemi, bir şefkat ve merhamet timsali kesilip mâşerî vicdanın sesini terennüm ederek, baskılara rağmen, âdilane ve merdane haykırmışlardır.
Belki bu; Hıristiyanlığı, hurafat ve tahrifattan kurtarmak için Hz. İsa’nın inişinin bir tezahürü de olabilir. Yöneticilerine karşı -hâkim Yahudî gücüne rağmen- Gazze için ayaklanan, bunun için bir filo kurup her şeyi göze alarak yola çıkan insanlar, şanlı bir direnişe imza atıyorlar. Bu basit bir hümanizm sevdasından daha çok Hz. İsa’nın insana şefkatindeki asalet ve şecaati çağrıştırıyor. Bu direnişin hak bir din uğruna yapıldığını ihsas ettiriyor sanki. O hâlde bu din İslamiyet’le tanışmalı ve buluşmalıdır. Takip edebildiğimiz kadarıyla pek çok kişi yaşanan olaylar sonrasında Müslüman olmuş ve olmaya devam ediyor. Bu bilgi zamanı geçmeyen İslamiyet adına muazzam bir gelişmedir.
Hangi din olursa olsun teslim olma ve buluşma noktası İslamiyet’tir. Zira bir din için gerekli esaslar bünyelerinde muharref bir şekilde bulunmaktadır.
Örneğin tevhid bahsinde, Yahudîler Hz. Yakub’a mağlup olan bir tanrı inancına sahipken Hıristiyanlar ise teslisi kabul etmenin çelişkisine düşmüşlerdir. Aynı şey kitap kısmında da geçerlidir.
Bir gün Hz. Ömer bir Yahudî mahallesine uğrar ve oradan ele geçirdiği Tevrat nüshalarını alıp, Efendimiz’e (asm) getirir. Efendimiz (asm), “’O ne?’ diye sorar” o da, anlatır. Fakat o esnada Efendimizin canı sıkılmış alnındaki damar zonklamaya başlamıştır. Bunu fark eden bir sahabi, Hz. Ömer’i uyararak, “Sen aklını mı yitirdin ya Ömer, Efendimizin halini görmüyor musun?” der. Hz. Ömer durumu telafiye çalışırken Efendimiz (asm) şöyle buyurur.
“Ya Ömer! Değil o hurafe Tevrat nüshaları, Kardeşim, Hz. Musa bugün gelse ve sende ona uysan dalalete gidersin” buyurur.
Zira “asırlara göre şeriatlar tebeddül eder ve her mevsimde bir meta mergup olur” Üstelik bizim Peygamberimiz (asm); bütün peygamberlerin müjdelediği ve ümmeti olmayı istedikleri bir Fahr-i Cihan’dır. Demek muharref kitaplar değil, o peygamberlerin kendisi de olsa uyan Cehenneme gideceğine göre, daha o dinlerden söz edilebilir mi?