"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

“İzzet” ve “Hikmet” pırıltıları -1

Şemseddin ÇAKIR
10 Temmuz 2020, Cuma
24. ÂYET VE ÂYETLER

Kur’ân-ı Kerîm; Allah’dan (cc), onun ismi azamından ve her ismin azamî mertebesinden gelen kelâm-ı İlâhidir. Nitekim bazı âyetlerde açıkça Allah’ın “Aziz, Rahim, Hakim ve Habir” gibi isimlerine atıf yapılarak lâfzı bakımdan da bu hakikat dile getirilmektedir.

Bunlardan birisi de “Tenzilül kitap mine’l-lahil-Azizil Hâkim” (Bu kitap aziz ve hâkim olan Allah’ın indirdiğidir) âyet-i kerimesinin üç sûrenin başındaki tekrarlarıdır.

a) Kur’ân-ı Kerîm’in 39. sûresi olan Zümer Sûresi’nin ilk âyetleridir. Mealen “Bu kitap aziz ve hâkim olan Allah tarafından inzal edilmiştir.” (Ey Muhammed) şüphesiz Biz o kitabı sana hak olarak indirdik, öyleyse sen de dini Allah’a has kılarak O’na kulluk et” (Zumer 39 / 1-2)

b) Casiye Sûresi’nin başında “Ha-mim bu kitap aziz ve hâkim olan Allah tarafından inzal edilmiştir. Şüphesiz göklerde ve yerde inananlar için (Allah’ın varlık ve birliğini gösteren) nice deliller vardır” (Casiye 1-3)

 c) Ahkâf Sûresi’nin başında “Ha-mim bu kitap aziz ve hâkim olan Allah tarafından indirilmiştir. Biz gökleri, yeri ve ikisi arasında bulunanları hak ve hikmete uygun olarak ve belirli bir süre için yarattık. İnkâr edenler ise uyarıldıkları şeylerden yüz çevirmektedirler. (Ahkâf 13)

Görüldüğü gibi bu üç sûredeki âyetlerde aynı kalıp içinde Kur’ân’ın, Aziz ve Hâkim olan Allah tarafından inzal edildiği ifade olunuyor.

Bu isimlere dikkat edilirse; “Aziz” ismi onun her türlü zillet ve âcizlikten münezzeh olan mutlak güç ve onur sahibi olması. “Hâkim” ismi ise; O’nun herşeyi yerli yerinde yapan mutlak hikmet sahibi olduğu anlamına geliyor.

Bütün varlık âlemine baktığımız zaman O’nun nihayetsiz güç ve izzet sahibi olduğunu anlıyoruz. İşte Kur’ân O’nun aynı zamanda Aziz ve Hâkim isimlerinden geldiği için gerek genel mesajlarında gerekse “ahkâm”a taalluk eden beyanlarında “İzzet” ve “Hikmet” pırıltıları taşımaktadır.

Kur’ân’ın zâhirî, bâtınî haddı ve matlaı:

Resulullah (asm); Kur’ân’daki her bir âyetin bir zâhirî, bir batınî vardır. Herbir âyet için “had” ve her had için bir “matla” (muttala) vardır.” (Taberani, Mucem’ül Evsat Ebu yala Müsned nr. 512)

Abdullah b. Mesud; burada Kur’ân âyetlerinin dört boyutuna işâret ediyor. Hz. Ali de, atfedilen bir rivayette; bu dört boyutu şöyle açıklamıştır: “Âyetlerin zâhiri ‘tilâvete’ aittir, batınî ‘anlayış’la ilgilidir. “Had” helâl ve haramla ilgilidir. “Matla” ise; “Allah’ın kullarından muradı”dır.

Esasen Hadid Sûresi’nin başlarında da ifâde olduğuna göre Allah; Evvel, Ahir, Zâhir ve Bâtın isimleriyle müsemma olduğu için ondan gelen kitâbın yani Kur’ân’ın da önü, arkası, zâhirî ve batınî olması son derece normal ve hatta zarurîdir.

İslâm düşünce tarihinde ulemânın âyetlerin “zahir-batın” boyutuna biraz ilgisiz kalmaları tamamiyle batınî fikirlerin kendi subjektif görüşlerini âyete söyletme yanlışlığına, kapı aralamama hassasiyetinden kaynaklanmıştır. Oysa ilgili Hadis-i Şerif had kelimesini zikrederek âyetlerin ulu orta istenilen yere çekilmeyeceğini, ulaşılan manaların Kur’ân’ın kendi mihveri veya bütünlüğü içinde bir “had” ve sınır dahilinde olabileceğini, başka bir ifâde ile Kur’ân’ın genel manalarının işaretlediği çizgiyi “aşan” yaklaşımların temeli olmadığını belirtiyor.

O halde Kur’ân’ın genel mesajlarına aykırı olmamak şartı ile âyetlerin derunî yönlerini, sırlarını keşfetmeye çaışmak hiçbir mahzur teşkil etmediği gibi aksine “Hikmet-i İlâhice” murat edilen şeydir. Nitekim tefsir tarihinde birçok müfessir bu veya bu oranda Kur’ân deryasından bazı inciler derlemeye çalışmışlardır.

Ayrıca “işârî tefsir” diye anılan gelenek bu konuda çok daha fazla merhale kat etmiştir. “Matla” veya “muttala” kelimesine gelince bu da; ulaşılan yüksek yer ve muttali olunan makam anlamlarına gelmektedir. Âyetler sonsuz ilim sahibi olan Allah’dan (cc) geldiği için aslında nihaî bir “matla”dan söz etmek mümkün değildir. Mertebeler ve dereceler söz konusudur. Her âlim veya müfessir kendi ilmi gayret, duâ ve seviyesine göre bir aşamaya çıkıp Kur’ân deryasına bu kademeden bakmaya veya o okyanusa dalıp inci mercan gibi mücevherleri çıkarmaya çalışır. 

Yahya Kemal’in “Bir merhaleden güneşle derya görünür,/ Bir merhaleden her iki dünya görünür,/ Son merhale öyle bir faslı bahardır kim geçmiş,/ Gelecek hepsi rü’ya görünür” dediği gibi.

Bir de âyetlerin “Sücun” ve “gusun” tabir edilen furuatî, işârâtî dal ve budakları vardır ki bunda da nihayet yoktur. Bu yönüyle de Kur’ân ezel ve ebed sultanı olan Hâlık-ı Kerîm tarafından manevî bir ağaç hükmünde lâfza büründürülmüş  olup, bu ağacın her asra her bölgeye eğilen dalları, her dalında nice budakları, her budağında nice meyveleri olduğu da muhakkaktır. Alabilene, bulabilene, derebilene, yiyebilene helâl olsun. Demek bu herkese helâldir de Bediüzzaman’a mı haramdır?

—Devamı Haftaya—

Okunma Sayısı: 1085
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
    (*)

    Namaz Vakitleri

    • İmsak

    • Güneş

    • Öğle

    • İkindi

    • Akşam

    • Yatsı