Vicdan, doğru ile yanlışı ayırt eden içsel bir muhakeme ve pusula vazifesini gören bir mekanizmadır.
İnsanın fıtratına yerleştirilmiş olan bu ahlâkî mekanizma, insanın hem Rabbiyle bağını kurarak hakikate yönelten, hem de sorumluluk şuuru geliştiren çok önemli bir role sahiptir. Ancak vicdan miyarı, enaniyetle, kişisel çıkarlarla, tarafgirlik hissiyle istibdatla ve ideolojik algılarla bozulabilir. Bu bağlamda vicdanın susturulması, bastırılması ve körelmesi, ahlâkî yozlaşmanın üç aşamalı süreci olarak değerlendirilebilir.
Bu ahlâkî yozlaşmanın ilk aşaması, vicdanın susturulmasıdır ki, kişinin içsel uyarılarına rağmen bu uyarıları bilinçli olarak görmezden gelmesiyle başlar. Bu aşamada kişi, hakikati bilir; fakat menfaat, korku ve benzeri sebeplerle vicdanının sesini duymamayı tercih eder. Kişi, kendi çıkarını merkeze aldığında, hakikatin sesini kısar, nefsinin sesini dinlemeye başlar. Bu durumda vicdan hala aktiftir, konuşur, fakat dinleyen olmaz. Fakat bu hal sürekli devam ederse vicdan bir süre sonra işlevsiz hale gelir ve susar. Böyle bir kimse zamanla da daha az konuşur hale gelir. Bu aşamada dinlenen derslerin tesiri ve kişinin tevbe istiğfarı durumu düzeltebilir.
Ahlâkî çöküşün ikinci aşaması ise vicdanın bastırılmasıdır ki, vicdanın susturulmasından sonra ortaya çıkar. Bu durumdaki vicdan, artık, yavaş yavaş, etkisizleşmeye başlar. Cerbezenin, su-i zannın, gıybetin bolca istimal edildiği kısım bu noktadır. Yanlışı doğru, doğruyu yanlış göstermeye çalışır. Nefsi temize çıkarma ve sorumluluğu başkasına atma tam da bu aşamada belirir.
Bu durum aslında önceleri insanın iç dünyasında bir çatışmaya götürür iken sonra bu da zayıflar ve kişi hakkı ve hakikati yavaş yavaş eğip büker. Kendine göre bir gerçeklik algısı oluşturup, ona inanmaya ve savunmaya başlar. Bu durumdaki kişi için hakikati ifade eden sözler, artık bir anlam ifade etmez. Nefis, kendini avukat gibi savunur. Bu aşamada da belki bir kurtuluş olabilir. Şahs-ı manevî havuzuna dahil olup, enaniyeti eritmekle, vicdan tekrar aktif hale gelebilir.
Ahlâkî çöküşün üçüncü ve en son aşaması ise vicdanın körelmesidir. Artık nerdeyse geri dönülmez bir sürece girilmiştir. Kişi, artık yanlış yaptığının farkında bile değildir. İyilik ve kötülük algısı bozulmuş, ahlâkî ölçüler ters yüz olmuştur. Bu aşamada zulmü normal görmek haksızlığa karşı vurdumduymazlık ve hatta meşru saymak, körelmiş vicdanın göstergeleridir. Empati kabiliyetinin artık tamamen yok olduğu bu nokta, toplum vicdanını da zedeler. Kişi, kendisi berbat olduğu gibi başkalarını da aynı akıbete sürüklemekten zevk alır. Risale-i Nur da bu durum, “kalbin ölmemiş” veya “vicdanın sönmemiş ise” diyerek olarak ifade edilir.
Hasılı; küçük tavizlerle başlayan ve küçük haksızlıklara susmayla devam eden süreç, toplumsal ahlâkî bir krize kadar gidebilir. Bu yüzden Bediüzzaman ısrarla “laakal her on beş günde bir” İhlâs Risalesi’nin okunması dersini verir. Çünkü Kur’ânî olan bu ilaçtan başka, bu çöküşün tedavisi pek mümkün görünmemektedir.