Bir programda, Dücane Cündioğlu ile felsefe profesörü Ahmet Aslan; inancın hakikati tekeline alıp sahiplendiğini, felsefenin ise hakikatin arayıcısı olduğunu ifade ettiler.
Bu düşünce üzerinden, inancın akıldan, delilden ve düşünmeden uzak bir dogma olduğunu; kişinin ya inanacağını ya da inanmayacağını, hatta inanmış bir kimsenin sorgulamaya başladığında inancını koruyamayacağını ileri sürdüler. Aslında bu, bazı felsefecilerin dine yönelttiği temel eleştirilerden biridir.
Hâlbuki insan, neye inanacağına akıl ve delil ile karar verir. Batıl inançlar da dâhil olmak üzere dünyada binlerce inanç çeşidi vardır. İnsan başlangıçta sorgulamazsa neye ve niçin inanacağını nasıl belirleyecektir? Dahası İslâm’da akıl, tefekkür ve delil önemli görülmüş; insanın bunları kullanması teşvik edilmiştir.
Dücane gibi felsefecilerin bunu bilmeleri gerekir. Ancak mesele burada bitmiyor. Görünüşe göre, inanan bir Müslümanın Allah’ın ayetlerine de sıradan bir beşer sözüymüş gibi yaklaşmasını ve onları bu zeminde sorgulamasını istemektedirler.
Oysa akıl, Allah’ın ayetlerini anlamada önemli bir vasıtadır. Fakat bunun ötesine geçip, “tarafsızlık” iddiasıyla ayetlere bir insan sözü gibi yaklaşmak, inanç açısından farklı bir zemine geçildiğini gösterir.
Bir kişi inanmayabilir; bu onun tercihidir. Fakat binlerce delil neticesinde iman eden bir Müslümanın, inandıktan sonra hem inanıp hem inanmıyormuş gibi bir zihinsel konuma sürüklenmesi neden beklensin? Böyle bir durum, insanı kendi içinde çelişkili bir noktaya götürmez mi?
Gelelim, inancın; yani Kur’ân’ın hakikati tekeline aldığı iddiasına... Varlığın ve hakikatin sahibi Allah ise, hakikati vahiy ile bildirmesinden daha tabiî ne olabilir? Bu anlayışa göre Allah, insana hakikati bildirdikten sonra: “Ben size bildiriyorum; fakat yine de söylediklerimi sorgulayın, içinde yanlışlar olabilir.” mi demeliydi?
Bu yaklaşım, farkında olmadan şöyle bir düşünceye kapı aralamıyor mu: Yaratan bir kudret var; fakat yarattığı hakikati bütünüyle kuşatamıyor! Hâlbuki yaratmanın kendisi, mutlak bir ilim ve kuşatıcılık gerektirir.
Felsefe çoğu zaman akıl ve mantık üzerine bina edildiğini söyler. Fakat akıl ve mantık, meseleyi neden bazen bu noktaya taşıyor? Şöyle denilse daha anlaşılır olmaz mıydı: “Eğer bir Yaratıcı varsa, her şeyi bilmesi gerekir; çünkü yaratmak bunu gerektirir. O hâlde önce bir Yaratıcı var mı yok mu, bunu konuşmalıyız.”
Bir mesele anlaşılamıyorsa, çoğu zaman ondan önceki temel mesele yeterince anlaşılmamış demektir. Buradaki asıl mesele de şudur: Varlığı açıklarken olan biteni bir Yaratıcıya mı nispet edeceğiz, yoksa sonsuz tesadüflere ve tabiata mı?
Eğer hakikate gözler kapatılmayacaksa, bir Yaratıcının varlığına dair aklî ve naklî delillerin sayısız olduğu söylenebilir. Kâinat, Kur’ân ve peygamberler bu noktada en büyük şahitler olarak görülmektedir. Bu konuda ortaya konulan deliller ise kitaplar dolusudur.
Bu delillerle Kur’ân’a bakıldığında, onun Allah’ın kelamı olduğuna dair pek çok işaret ve delil görüldüğü ifade edilir. Elbette felsefeyi ve modern dünyanın anlayışını hakikatin merkezine yerleştirenlerin Kur’ân’ı anlamakta zorlanmaları mümkündür. Çünkü Kur’ân’ın kuşatıcılığı, muhatabı, durduğu yer, bakış açısı ve gayesi farklıdır; onların yaklaşım zemini ise bambaşka bir yerde durmaktadır.