"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Bir padişah hocasının dramı

Zeynep ÇAKIR
20 Aralık 2013, Cuma
Yolunuz Fatih’e düşüp de sıra sıra albenili dükkân ve almaya ve yemeye doymayan insan izdihamının arasından sıyrılıp kendinizi Horhor istikametinden Aksaray’a atmak istediğinizde; mütevazi görünümüyle sanki sizin bu fikrinize lisan-ı haliyle iştirak ediyormuş hissi uyandıran ata yadigârı bir eserin kapı eşiğinde bulursunuz kendinizi.

Birçok yoldaşının maruz kaldığı yok sayılma akıbetinden nasibi, eskiye rağbet etmeyenlerin; önünden görmeden geçenlerin gadrine çok uğramışlığı varsa da; ilm-ü irfanla meşgul olanların, tarihle irtibat kurduğu, istifade ettiği, 30 bini aşkın yazma eser ve Kaşgarlı Mahmud’un Divan-ı Lugatü’t-Türk adlı eserinin tek nüshasının burada olması ile de kültürel mirasımızdaki müstesna varlığını iftiharla koruyan Ali Emiri Efendi himmetli, tarihî vesikalar mahfazası Millet Kütüphanesidir burası...
Biz böyle yeni bir isimle tanısak ta kütüphanenin vakt-i zamanında Feyziyye Darülhadis Medresesi namıyle iştihar ettiğini; içinde kütüphane, mescid, mektep, muallimhâne, çeşme ve banisinin vakfettiği 2000 kadar elyazması eser ile Osmanlı kültürünün simge örneklerinden biri olduğunu, kütüphanenin içinden aşağı doğru inen ve tabelâsında Feyzullah Efendi yazan sokağın isminin sahibinin; bir zamanların anlı şanlı şeyhülislâmı, Sultan 2. Mustafa’nın pek muhterem hocası olduğunu her halde çok az kimse biliyor...
İşte Feyzullah Efendi namındaki bu zatın isminin etrafında; 17. yüzyılda yaşanan tevakkufun (tarihlerin yazdığı şekilde duraklama devri) ibretli nişaneleri var. Devrin ilmiye makamının ve ilmi kapasitenin önünü açan ikbalin izlerini sürmek var.
Ve fakat aynı zamanda ilmi temayüzünü siyasetin kudreti ile birleştirmekten gelen muazzam nüfuzun, sahibini; zamanı gelince nasıl bir anda baş aşağı ettiğinin acı, hazin öyküsü var. Yaşanmış bitmiş bir hikâyeden geriye; bu zamanın ilmiye mensuplarının diğer bir ifadeyle din diyanet ehlinin durması gereken yeri ders veren manidar mesajlar var... Okumasını bilene, iz sürmek isteyene:
Erzurum Müftüsü Seyyid Mehmed Efendi ile Şerife Hatun’un oğlu olarak 1639 yılında Erzurum’da doğdu. Seyyid ünvanını taşımışsa da bazı tarihçiler bunun yanlış olduğunu iddia ederler. Âlim bir babanın oğlu olmanın tabiî bir sonucu olarak ilk tahsilini onun rahle-i tedrisinde gerçekleştirirken, baba yönlendirmesinin avantajları tahsil hayatında devrin mümtaz şahsiyetlerinden azamî istifade etmesiyle artarak devam etti. Öğrenim hayatında dönüm noktası ve bundan daha fazla olarak ikbal merdivenlerinin basamaklarını tırmanma fırsatını ise devrin temayüz etmiş âlimlerinden Şeyh Mehmed Vani Efendi’ye talebe olmakla yakaladı. Bu zat sonradan padişah imamı olacak, talebesini İstanbul’a dâvet edecek, Feyzullah Efendi 1664 yılında geldiği İstanbul’da saraya böylesine yakın bir hocanın kızıyla evlenip damat olunca, yıldızı da parlamaya başlayacaktır.
1669’da padişah 4. Mehmed’in oğlu Şehzade Mustafa’nın hocalığı vazifesine getirilir. Şehzadenin kıymetli hocasının vefatı ve kayınpederin padişaha tavsiyesi ile gelen makam ile saraya intisap ve imtiyazlı bir mevkinin ilk basamağına adım atılmıştır. Padişah in’am’ı bununla da kalmaz. Bir fermanla mülâzemet verip yani müderris olması için gerekli icazeti kendi inisiyatifiyle onaylayıp devrin mümtaz üniversitelerinde görev almasını sağlamıştır. İşte Süleymaniye Darülhadis Medresesi müderrisliğinin ardından Haydarpaşa, Mihrimah Sultan, Sahn-ı Seman ve Ayasofya Medreselerinde görevlendirmeler bu sebeple başdöndürücü hızla gelir.
Gerek kabul görmüş ilmi donanımı ve gerekse mizacen de sevilen hususiyetler taşıması kariyer basamaklarını hızla çıkmasını sağlar sağlamasına da padişah lütfunun rolünü hiç yabana atmamak gerekir. Çok geçmez bu kez şehzade annesi, padişah eşi Gülnuş Sultanın da delâletiyle bir ikinci şehzadenin de hocası olacaktır. Sonraki yıllarda Lâle Devri’nin ve Sultanahmet’in Topkapı Sarayı girişine yakın olan yerdeki çeşmesiyle de yadettiğimiz  Sultan Üçüncü Ahmed ismiyle hüküm sürecek olan Şehzade Ahmet’e...
Şehzade Mustafa ve Ahmed deyip de geçmemek gerekir. Bir kere öz kardeştirler. Anneleri padişahın gözbebeği zevcesi Rabia Gülnuş Emetullah Sultan’dır. Hocaların ziyadesiyle izzet ü itibar gördüğü zaman akidelerinin tabiî sonucuna, bir de hanımın bir dediğini iki etmemek eklenince; öyle her kula nasip olmayan bir rütbe ile şereflenmek te arkasından gelmekte gecikmemiştir.
1686’da Rumeli Kazaskerliği’ne getirilir ki bu; şer’i dâvâlara bakan askerî hâkim olmak demektir. Kadı ve müdderrislerin, yani bugünkü anlamlarıyla profesör ve hâkimlerin tayinini yapmak, kadıların bulundukları yerlerde aldıkları kararları bozmak, değiştirmek gibi yetkileri haiz olmak demektir. Bundan sonrası ilmî titrinin şahikası olarak şeyhülislâm olabilir ya da bürokrasinin en üst seviyesindeki idarî mevki veziriazamlık. Feyzullah Efendi’ye açılan her kapının; bahtını da  açtığı, tahtını da kurduğu gün gibi aşikârdır...
Ancak işin rengi bir anda  değişir. Teamül dışı iş yapan irade elinde olanın harcıdır. İradeye boyun büken bel bağlayanın değil. Nitekim bir küçücük olay; Feyzullah Efendi’nin; -Üsküdar’da hazineye bağlı Bayrampaşa Yalısı çayırına at bağlaması- padişah gazabına sebep olur. Haddi tecavüzün neticesi vahimdir, idam edilecektir. Fakat teamülde ulemadan birinin idam edilmesine cevaz yoktur. Peki kolayını bulmanın yolu yok mudur. Olmaz mı?
Hemen ulema defterinden ismi silinir, idam yolu açılır. Ancak iki ciğerparesinin hocasına reva görülen bu muameleyi Gülnuş Sultan şefkatine sığıştıramayıp eşi padişaha bin ricacı olunca karardan dönülür. Şehzade hocalığından azl ve tenzil-i rütbe ile Eyüp Kadılığı’na tayin ile yakayı kurtarsa da beş paralık olan itibarla bugünkü deyimle kariyer çizilmesi az şey midir?
Hal böyle iken bahtının rüzgârı lehine esmekte gecikmeyip yine aynı yıl ilmiyede önemli bir mevki olan Nakibüleşraf’lığa tayin olunur. (7 Kasım 1686)
Ulema sınıfının itibarlı bir mevkii olan bu görevdekiler; Seyyid ve Şerif olanların soyundan gelenlerin kayıtlarını tutar, padişahın kılıç kuşanma merasiminde kılıcı kuşatmak ve duâyı üstlenirlerdi. İşin aslı; din ve diyanete riayette, hakkı tutup kaldırmakta, şeriata müraat etmede ulemaya tabi olmanın, bir başka ifadeyle dinin siyasetten aziz ve dolayısıyla âlimin her daim siyasî erki elinde bulunduran padişahtan üstün olduğunu simgeleyen ritüeldir bunlar..

Ne var ki pratik hep böyle işlemez; ilmî selâhiyeti haiz bir kimseden istifade yolu açık tutulsa da mevki almak; siyaset ibresinin yönüne göre lehte veya aleyhte cereyan eder, göze girme, gözden düşme de buna göre tezahür ederdi.

VE İKBAL YENİDEN; Şu fazla sarkaçlı 1686 yılının üzerinden henüz iki yıl geçmiştir ki padişah 4. Mehmed ha’l edilerek yerine 2. Süleyman tahta oturmuştur.
Bu yıllar aslında siyasî tarihimizin en karanlık ve en kahırlı hadiselerinin geçtiği yıllardır. Yönetimdeki istikrarsızlık dış siyaseti de olumsuz etkiler. Viyana önlerindeki bozgun (1683) Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’nın başını yemekle kalmadığı gibi padişahı da tahtından eder. Fakat asıl bozgun içerde ve daha derindedir. İdareci kesimi rehavetle malûldur. Bu illet sarileşip; onları da yöneten harem, asker, ulema üçgenin kuşatmasından gelen psikolojik bir tükenmişlik sendromuna dönüşecektir. Böyle demek henüz icad olmazsa da zevahir bunu gösterir. Eski devirlerin şevketine dönmek arzusu hâlâ baskın, gaza, cihad ideali hâlâ güçlüdür. Lâkin ne eskinin kadroları vardır artık, ne de tıkır tıkır işleyen devletin kanun hâkimiyeti.
Kitaba nasıl uyuyorsa öyle, işlerine nasıl geliyorsa o şekildedir...
Bu hal duraklamanın da gerisine düşürecektir devleti. Veya bir diğer ve bildik ifadeyle gerileme devrini getirecektir. Toprak kayıpları ümit, gayret, disiplin, hakkaniyet gibi birçok değerin kaybını, değerler kaybı nice değerli insanın hırs ve intikam yolunda kaybını ve bütün bunlar topyekün bir gaileler sarmalını....
Neyse biz Feyzullah Efendi’ye dönelim:
Yeni padişahın tahta oturmasıyla şer’i idarenin en büyük otorite makamı olan şeyhülislâmlık payesi de Feyzullah Efendiye nasip müyesser olacaktı, ancak “haydi hayırlısı” demeye fırsat kalmadan bu görevden azledilip memleketine gönderildi. Çünkü Karlofça Antlaşması ile bitecek Viyana Bozgunu savaşlarının moralsiz ordusunun İstanbul’da çıkardığı isyanda asiler sadrazam Sadrazam Siyavuş Paşa’yı katlederken Şeyhülislâm’ı da önce evinde mecburî ikamete zorladılar, sonra da memleketi Erzurum’a sürülmesi için karar çıkattırdılar..
Bir kez daha ikbal merdivenlerinden alaşağı edilmişti Feyzullah Efendi... Fakat bu durum da çok sürmedi.
Gidişi acı oldu, ama dönüşü muhteşem olacak derler ya ondan da ileri bir tarzda; şeyhülislâmlık makamına oturduğu izzet ve itibarının had safhaya ulaştığı asıl dönem padişah 2. Mustafa Devri oldu. Nasıl olmasın? Bir kere padişah şu yukarıda bahsettiğimiz bozgun yıllarının tamir edilemeyen utançlarını silmeye gücü yetmediğine kahırlanmak mı, tarihe kendi ismiyle beraber geçecek Karlofça Antlaşması ile elden giden ecdat yadigârı ve başta Macaristan olmak üzere bugün her biri bir ülke büyüklüğündeki toprakların vebalini üstlenmenin yükünün ağırlığı mı her ne ise... Kuvvetli bir eziklik hissinin saikasıyla Edirne’den İstanbul’a gelmemiş, saltanatı boyunca Edirne’de kalmıştır. İşte İstanbul padişahsız, sahipsiz, otoritenin çok ellerde paylaşıldığı bir hengâmda; padişahın sınırsız yetkileriyle Feyzullah Efendi’nin eline teslim edilmiştir. 1695’te bu makama getirilen Feyzullah Efendi padişah üzerindeki muazzam otoritesinin tesiri ile tam 8 yıl aralıksız bugünün adalet, millî eğitim bakanlıkları ve diyanet işleri başkanlığı görevlerine tekâbül eden; ancak gerçekte bunların yanında padişahın İstanbul’daki temsilcisi denebilecek bir azamette idarenin başına geçti... 
Öyle ki devrin sadrazamları yani başbakanları onun emrine tabi olacaklardı. Hasılı idare ulemanın eline kalmıştı. Feyzullah Efendi ne mi yaptı? Mevkiin getirdiği sarhoşluktan başı dönmeyen kaç kişi gösterebilirsiniz şu tarih denilen insan serencamında? Muteber ilminin ve faziletli himmetinin derecesine, ilmi salahiyet ve selâhiyetine şüpheye mahal olmayacak hayırları ve eserleriyle tanınmak az şey midir? Hayatını dine ve eğitime vakfedenin vakıfları da bu doğrultuda olacaktır olmuştur da; memleketi Erzurum’da cami, medrese, dârülkurrâ, mektep ve hamam... Şam’da dârülhadis... Edirne’de çeşme ve sebil... Mekke’de mescid, Medine’de yine vakfettiği 3000 yazma eseriyle medrese, kütüphane ve muallimhane; ve İstanbul Fatih’te yazımızın başında naklettiğimiz külliyesi ile günümüze gelmiş ve halen gerek kendi medresesi ve gerekse üniversite kitaplıklarında araştırmacılara kaynaklık eden birçok yazma ve yayınlanmış eserleri ve soyundan gelen birçok âlim ve fazıl kimsenin devlet hizmetindeki yararlıkları hayırla yadedilmesine yeter de artar... Lâkin keşke sadece bunlarla yetinseydi....
Heyhat ki o; siyasî ihtirasın eşiğinde ilmini vasıta-i cer olarak kullanmaktan çekinmeyerek, Osmanlı yönetim mekanizmasını tahrib eden birçok tahrifin de maalesef öncüsü olmuştur. Devletin önemli gelir kaynaklarıyla meşhur olan topraklarını başta oğulları olmak üzere yakınları ve kendine bağlı olanlara arpalık, mukataa veya   malikâne tabir edilen yöntemlerle dağıtması, daha da ileri giderek ilmî haiziyetin türlü imbiklerden süzülüp geçirilmesi ile elde edilebilecek şeyhülislâmlık makamına; kendinden sonra oğluna geçmesi için padişahtan ferman alması, yine ilmiyede gerekli olan mertebelerin bilek emek gücüyle aşılması geleneğini hiç bilmezmiş gibi oğullarına hızla katettirerek en yüksek mevkilerdeki payelerle bürokraside yerleştirmesi bir diğer ifadeyle beşik ulemalığını muteber edip aslında eğitim sistemini tarumar edecek uygulamaların millete vereceği zararları bildiği halde devirci eyyamcı bir tutum sergilemesi; sırtını yasladığı güçle hakkı temsil etme makamında haksızlığının bini bir para dedirtmekten başka neye yarardı?
Veee dendi... ve yaramadı. 8 yıl gün görmenin, eyyam sürmenin, ilmin izzetini mevki sarhoşluğuna hibe etmenin ağır bedelini ödemenin zamanı da geldi. Bozuk düzene karşı fısıltılı itirazlar çok geçmeden homurtuya en nihayet bağırışa ve ‘istemezük’e geldi dayandı. Başıbozukluğun müsebbibi başta padişah sonra da ondan daha çok padişah kesilen Feyzullah Efendi idi. Yeniçeri ve esnafın ortaklaşa açtığı isyan bayrağı ile başlayan galeyana halkın da iştirak etmesiyle alevlenen intikam ateşi Edirne’de 2. Mustafa’yı tahttan indirmekle de sönmedi. Haksızlığa maruz kalan ulemanın da tepkisinin bilediği hınçla sıra şimdi şeyhülislâmda idi. Feyzullah Efendi’den diyet alınacaktı. Gerek eski padişah ve gerekse yenisi ki yenisi sultan 3. Ahmed’dir. Hocaları olan zata bu hassas dönemde de koruma gayreti içine girdiler. Yeni padişah Eğriboz sürgünü ile canını kurtarması yolunu açtıysa da asiler hem Feyzullah Efendi’yi; hem kendinden sonra şeyhülislâm olsun diye ferman aldığı oğlu Fethullah Efendi’yi ele geçirip her türlü aşağılık işkenceyi reva gördüler. Mal varlıklarının hesabını sordular. Burada yine aynı çıkmaz yaşandı. Hakaretler işkenceler neyse de asıl istedikleri şeyhülislâmın ve oğlunun canıydı. 
Fakat buna da imkân yoktu. Kâğıt üzerinde verilen sancakbeyliği mansıbı ile ilmiye mensubu statüsünden çıkarılıp idam edildiler. İhtilâlin mantığı da ihtilâlcinin sınırı da olmaz boşa dememişler. Kesik başları mızraklara geçirilip halka teşhir edilirken, cesetleri 300 kadar Hıristiyan tarafından Edirne sokaklarında sürükletildikten sonra Tunca Nehrine atıldı. Daha sonra naaşları sevenleri tarafından alınıp Sitti Hatun Camii avlusuna gömüldü.
Tarihler buna “1703 Edirne Vak’ası” diye isim düştüler. Bize ise âlimin durması gereken yeri bildiren koca bir ibret dersi  düştü.
Osmanlıyı yücelten yükselten unsurlardan birinin şer-i şerifi kaim eden ulemanın vasıfları olduğu dersi gibi. Öyle ki onlar; ilmin hatırını âlî tuttular, hiçbir şeyden gözü yılmaz, söz esirgemez, müstağni ve müdahanesiz halleri ile hakkı yücelttiler. Bu yüzden padişahlar doğruluktan şaşmadı, adalet terazisi haksız tartmadı.
Meselâ; saray bahçesindeki ağaçlara verdiği zarardan ötürü karıncaların telef edilmesinin caiz olup olmadığını dert ederek hocasından şu beyt ile fetva soran Kanunî’ye;

Meyve ağaçlarını sarınca karınca
Günah var mı karıncayı kırınca?
      Yarın Hakk’ın divanına varınca
      Süleyman’dan hakkın alır karınca diyen Hoca Çelebi Ebussuud’lar vardı.

Fetihten sonra vazifede önde ücrette kayıp düsturunu rehber edinip izini kaybettiren Akşemseddin’ler, Fatih’in sofrasından yemek yemekten içtinab eden Molla Gürani’ler ve hele Yavuz gibi padişahın tehdidine zerre prim vermeyip “Vebale Giriyorsun!” diye kükreyen; Kanunî’yi örfi kanunları şer’i hükümlerin karşısına koyduğu için kıyasıya eleştirip; “Bu yaptğın pisliği getirdiğin Kırk Çeşme suları da temizleyemez” mealinde çocuk haşlar gibi azarlayan Zembilli Ali Cemali Efendi gibi yüzakı âlimler vardı. Onlar âlî bir dâvânın hizmetinde bulunduklarının idrakinde olan yüce gönüllü insanlardı. İlayı kelimetullah gibi yüce bir dâvâya hizmet ettiklerinin şuurunda  idareciler yetiştirdiler ve devlet yüceldi....
İşte devlet biraz da; ne birazı, belki de böyle ulemaların varlığı ile yüksekti. Ne dersiniz?

Okunma Sayısı: 1935
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
  • imran kahraman

    21.12.2013 00:00:00

    Hocam merhaba fiil fail meful derken yanlis anlasilmayayim ust duzey bir yazi olmus.Ustadin bazi risalelerinin altina dustugu hasiyelerdeehli tahkike aittir dedigi babtan bir yazi olmus.sevgiler....

  • yasin a

    20.12.2013 00:00:00

    ben deniz de zamanın ilmiyesine namzet bir mevkideyim. Şu zamanda bu bahsi geçen hadiselerde; feyzullah efendi’nin keşke böyle etmeseydi dediğimiz şey adiyat derecesine indi maalesef. Nerede o ali şahsiyetler ki lisan-ı halleriyle ümmete örnek olacak, makama beş para değer vermeyecek, izzet-i ilmini her daim muhafaza edecek.

    Risale-i nurda şu şekilde geçen hikaye:

    İran’ın âdil padişahlarından Nuşirevân-ı Âdil’in veziri, akılca meşhur âlim olan Büzünrcmehr’den (Büzürg-Mihr) sormuşlar: Neden ulema, ümera kapısında görünüyor da, ümera ulema kapısında görünmüyor? Halbuki, ilim emâretin fevkindedir. Cevaben demiş ki: Ulemanın ilminden, ümeranın cehlindendir. Yani, ümera, cehlinden ilmin kıymetini bilmiyorlar ki, ulemanın kapısına gidip ilmi arasınlar. Ulema ise, marifetlerinden, mallarının kıymetini dahi bildikleri için, ümera kapısında arıyorlar. İşte Büzürcmehr, ulemanın arasında fakr ve zilletlerine sebep olan zekâvetlerinin neticesi bulunan hırslarını zarif bir surette tevil ederek nâzikâne cevap vermiştir.

    halbuki malumunuz, asıl ulemanın umeranın kapısına yönelmesi onun cehlini gösterir. makam mevki ihtirası ile safi hizmet yapmak mümkün değildir.

    Cehlin ol mertebesi sehl olmaz
    Ta kesbsiz bu kadar cehl olmaz;

    el iyazü billah. rabbimiz bizleri tahsil ile cehaletimizi artırmaktan muhafaza eylesin inş.

  • zeynep çakır

    20.12.2013 00:00:00

    Yasin a rumuzlu okuyucuya; tespitleriniz ve Risale-i NUR’ da geçen hikaye ile yazının anafikrini takviye ve tahkiminiz için teşekkür ederim...

  • imran kahraman

    20.12.2013 00:00:00

    Hocam ne kadar guzel bir yazi olmus.bu feyzullah efendi neymis hic tarihten haberimiz yok.sasirdigim bu kadar cok iyi isi ve kotu isi bir arada yapmis olmasi.yazinin basinda bu kadar ufak bir seyden boyle alim biri idam edilirmi demistim ama demekki o zamanki padisahlar gercekten ileri goruslu imis.yaziniz bu gunku durumlar icinde manidar olmus.ayrica kurdugunuz uzun cumlelere bayiliyorum.birinci cumleniz bir paragraf olmus.fiil fail mefulu anlayana kadar uc kez okudum.kaleminize saglik

  • imran kahraman

    20.12.2013 00:00:00

    Merhaba hocam fiil fail meful derken yanlis anlasilmiyim ust duzey bir yazi olmus. Ustadin bazi risalelerin altina dustugu haşiyelerde dediği gibi gayet mudakkik alimlere mahsus bir hakikattir.babinda soylemis oldugum bir cumledir.Merakla yeni yazilarinizi bekliyorum.Sevgiler...

(*)

Namaz Vakitleri

  • İmsak

  • Güneş

  • Öğle

  • İkindi

  • Akşam

  • Yatsı