Mekke mi yoksa Medine mi daha faziletli suali, zahiren bir mekân tercihi gibi görünse de hakikatte derin bir manevî tefekküre kapı aralar.
Mukaddes topraklara gidip Mekke’de Kâbe’yi tavaf eden, fakat Medine’ye uğramadan dönenleri işitir olduk. Oysa Medine, yalnızca bir şehir değil; nur-u Muhammedî’nin mazharı Fahr-i Kâinat Hz. Muhammed’in (asm) Zât-ı Ahmediyyesiyle kâinatın maksad-ı hilkatinin en parlak surette tecelli ettiği ve ubûdiyetin en yüksek derecesinin zahir olduğu mukaddes merkezdir.
Onu ziyaret etmemek, kâinatın maksad-ı hilkatinin parlak tecellisini ihmal etmektir. Bediüzzaman kâinatın yaratılış maksadını izah ederken şöyle der: “Zât-ı Ahmediye (asm), şu kâinatın en a’zamî ubûdiyetle en parlak surette maksad-ı hilkat olduğunu gösterir.”¹ Hz. Muhammed yalnız bir peygamber değil; bizzat kâinatın yaratılış gayesinin en mükemmel tecellisidir. Nitekim “Sen olmasaydın, felekleri yaratmazdım.”² rivayeti bunu en veciz bir şekilde ifade ediyor.
Bediüzzaman, nur-u Muhammedî’nin kâinatın maksadındaki rolünü şöyle açar: “Nur-u Muhammedî ve hakikat-i Ahmediye aleyhissalâtü vesselâm, divan-ı nübüvvetin hem fatihası hem hatimesidir.”³
Hulasa asıl olan Peygamber Efendimiz’in nurudur. Kâinatın maksadını göstermek için Hâlık, Zât-ı Ahmediye’yi parlak surette tecelli ettirmiştir. Kur’ân-ı Hakîm’deki “Yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir.”⁴ emri gereğince Müslümanların yöneldiği Mekke’deki Kâbe, ibadetin ve tevhidin sembolü olarak yönümüzü tayin eder.
Medine ise Fahr-i Kâinat Hz. Muhammed’in hicret yurdu, Ashabın yaşadığı şehir ve medfenidir.
Peygamber Efendimiz şöyle buyurur: “Medine onlar için daha hayırlıdır; keşke bilselerdi.”⁵
Mekke kıble olarak öne çıksa da hakikatin merkezi Medine ve Hz. Muhammed’in nur-u Ahmediye’sidir. Zira, ‘Allah, “Seni kendi nurumdan, diğer şeyleri de senin nurundan yarattım.”’⁶ hadisi bunu teyid etmektedir.
Hem “Şu saray-ı âlemin Sâni’i, hârika mu’cizeleri ve kıymettar cevahirle dolu hazine-i gaybiyelerini izhar ve teşhir etmek istemesine mukabil, en âzamî surette teşhir edici, tavsif edici ve tarif edici, yine bilbedâhe O zâttır.”⁷
Medine, Fahr-i Kâinat Hz. Muhammed’in (asm), nur-u Ahmediye’siyle kâinatın maksadını gösterdiği gibi aynı zamanda ubûdiyetin en yüksek derecesinin tecelli ettiği merkezdir. Medine’nin fazileti bununla sınırlı değildir. Peygamber Efendimiz’in hicreti, ashabın gayretleri, İslam’ın tevhid ve adalet tebliği Medine’de şekillenmiş ve korunmuştur.
Bu hakikatlerden dolayı, Medine’ye uğramadan dönmek yalnızca mekânsal ziyareti eksik bırakmak değil; kâinatın maksadının parlak tecellisini görmemek anlamına gelir. Mekke’de Kâbe’ye yönelmek ibadet yönünden elzemdir; fakat o ibadetin maksadını gösterecek merkez, Medine ve Peygamber Efendimiz’in nur-u Ahmediye’sidir. Medine’yi ziyaret etmek, yalnızca bir şehri görmek değil; kâinatın maksad-ı hilkatini, ubûdiyetin en yüksek derecesini ve hakikatin merkezini idrak etmektir.
Elhasıl: Mekke, tevhidin yönüdür; Medine ise o tevhidin en parlak ve mükemmel tecellisinin menbaıdır. Mekke’nin fazileti inkâr edilmez; fakat o fazilet, Medine’nin ehemmiyeti ve Hazret-i Muhammed’in nur-u Ahmediye’siyle tamamlanır.
Dipnotlar:
1- Sözler, 31. Söz.
2- Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, I, 265.
3- Barla Lâhikası, 250. Mektup
4- Bakara Sûresi: 144.
5- Buhârî, Fedâilü’l-Medine.
6- İman Ahmed, Müsned IV-127; Hâkim, Müstedrek II-600/4175.
7- Sözler, 31. Söz.