Ayet-i kerîmede Rabbimiz “Allah göklerin ve yerin nurudur (Onları varlık nuruna kavuşturandır.)”1 diye ifade eder.
Peygamber Efendimiz de (asm) “Allah’ın ilk yarattığı şey benim nurumdur.”2 buyurur. Ezelde Allah vardı, başka bir şey yoktu. Cenab-ı Hak ezelde mahlûkat için irade-i hayr diledi. Mahlûkatı vücuda getirdi. Nur-u Muhammedî kâinatın çekirdeğidir. Nur-u Muhammedî yaratıldığında bizim de temelimiz atıldı. Bütün kâinat, bütün zamanlarıyla o nurdan derç edildi. Onun için kâinatın çekirdeği Nur-u Muhammedî (asm), kâinatın neticesi Zat-ı Muhammedî’dir (asm). Öyleyse “Nur-u Muhammedî ve Hakikat-ı Ahmediye Aleyhissalatü Vesselâm Divan-ı Nübüvvet’in hem Fatihası, hem hatimesidir.”3
İlk mahlûk; Peygamber Efendimiz’in (asm) nurudur. İlk insan Hz. Âdem’dir (as). Bütün kâinat hilkat cihetiyle Nur-u Muhammedî’ye (asm) çıkıyor. Bu sır muktezasınca nereye baksan nur ortaya çıkıyor. Taşı taşa sürtüyorsun nur çıkıyor. Su yüksekten dökülüyor, yine nur ortaya çıkıyor. Maddenin en küçük parçası olan atomu parçalıyorsun, büyük bir kuvvet ve enerji ortaya çıkıyor. Daha derinlere insen nur ile karşılaşıyorsun. Atom altı parçacıkların özüne inilince nur ile mulâki olunuyor. Bütün bunlar kâinatın hamurunun Nur-u Muhammedî ile yoğrulduğunu gösteriyor.
Nur-u Muhammedî’nin (asm) mahiyeti
İçinde yaşadığımız bu âlem, tek bir şekilde anlaşılmaz. Ona nasıl baktığımız, nasıl düşündüğümüz çok önemlidir. Çünkü kâinat, bakış açımıza göre farklı manalar kazanır. Bazen bir kitap gibi okunur, bazen canlı bir varlık gibi hissedilir, bazen de büyük bir insan veya güzel bir bahçe gibi görülür. İşte bu farklı bakışların hepsinde ortak olan çok önemli bir hakikat vardır: Peygamber Efendimiz’in (asm) nuru.
Eğer kâinata büyük bir kitap nazarıyla bakarsak, her şeyin anlamlı bir cümle gibi yerli yerinde olduğunu görürüz. Bu durumda Nur-u Muhammedî (asm), o kitabı yazan kalemin mürekkebi gibidir. Yani kâinatın mahiyeti onunla okunur, mana kazanır ve anlaşılır.
Kâinatı bir şecere gibi düşündüğümüzde ise, bu nur hem ağacın ilk çekirdeği, hem de son meyvesi olur. Yani yaratılış onunla başlar, asıl hedef ve netice yine onunla tamamlanır.
Eğer âleme canlı bir zîhayat gözüyle bakarsak, Nur-u Muhammedî (asm) bu büyük zihayatın ruhu gibidir. Ruhsuz bir beden ne kadar manasızsa, bu nur olmadan kâinat da gerçek anlamını kaybeder.
Kâinatı büyük bir insan gibi düşünürsek, Peygamber Efendimiz (asm) bu insanın aklı olur. Yani kâinatın ne için var olduğunu, nereye gittiğini ve nasıl anlaşılması gerektiğini bize gösteren merkez odur.
Eğer dünyayı güzel bir çiçek bahçesi gibi görürsek, Hz. Peygamber (asm) bu bahçenin bülbülü olur. Kâinatı hakikaten anlamak isteyen biri, bu nuru tanımadan noksan kalır. Kâinat ve mahlûkat Nur-u Muhammedî (asm) olmadan hiçbir anlam taşımaz.
Nur-u Muhammedî ve Risale-i Nur
Risale-i Nur’un menbâı ve esâsı olan Nur-u Muhammedî (asm) ve hakîkat-ı Kur’ân ve sırr-ı imandır. Risale-i Nur, nur-u risalet-i Muhammediye’nin (asm) âhirzaman karanlıklarını dağıtmak için zamanımıza aksetmiş bir in’ikasından ibarettir. Nur-u Kur’ân binlerce mu’cize ve kerametiyle bu uzun yolu Cenab-ı Hakk’ın izniyle uçsuz bucaksız çöllerden döndürüp en kısa ve en doğru bir yolu göstererek nur-u Muhammedî (asm) ile nur-u imana vasıl eylemiştir.
Dipnotlar:
1- Nur Suresi: 35.
2- Aclunî, 1/265-266; Kastalanî, Mevahibü’l-Ledünniye:1/7
3- Rumuzat-ı Semaniye, 5. Parça; 29. Mektubun 8. Kısmı, 7. Remiz, 3. Parça, 2. Kısım.