İmana ve Kur’ân’a hizmet etmek istersen kötülük edemezsin, sonra iyi dosttan ve kardeşten dahi kötülük görürsün. Bir nevi kader kötülük fiilinin cezasını başka bir fiil içinde verir. “Kader söylese, iktidar-ı beşer konuşmaz, ihtiyar-ı cüz’î susar.”1
Hem basîretli, ferâsetli ve her şeyin iyi ve güzel tarafına bakan adam kötülüklerin içinde de bir iyi tarafını bulur, o iyiliği takdir eder. Böylece kadere teslim olur. Hikmeti anlar, hükmüne râm olur. Başına gelen şer ve kötülüğü hafifletmeye veya gidermeye böylece muvaffak olur.
Nur talebeleri hizmet ve davâ arkadaşlarını kendilerine tercih etmekle muvaffakiyete berdevam olmuşlardır. Çünkü davâya sadâkat uhuvvetten geçiyor. Uhuvvete meftun olmak fenafi’l ihvân düsturunu zarûrî kılıyor. Kevser-i Kur’âniye havuzunda eriyeceksin. Tahakküm ve müzâhemete izin yok!
Kötülük düşünen kimsenin gönlünü iltifatla kapabilirsin. Onun akıl, kalb ve ruhunda yeni kapılar açabilirsin. Tahakkümle değil, lütufla ıslahına çalışabilirsin. O zaman bahtiyar olma sıfatına lâyık olursun.
Öfke zamanında “öfkelerini yutanlar” hükmü gereğince hürmet ve merhamet ne güzel haslettir. Çünkü “Din ve dava kardeşinden gelen acı; tatlıdır, hakáret, takdir; tokat, şefkattir, tükürük; misk-u amberdir.” Bu da Nur-u Kur’ân hizmetkârlığının şiarı ve şe’nidir.
Dünyada mağrur olan kimse din yolunda selâmetli gidemez. Kendini haklı gören kişi başkasındaki hakkı göremez ve hakkı teslim edemez. Aşağı ve bayağı olanların yaptığı gibi din ve Kur’ân hizmetindeki kardeşlerine hakáret gözüyle bakma, onları küçük görme, onları üstün, kendini küçük gör. Çünkü “İnsan, herkesi kendisinden üstün bilmelidir”2 der Bediüzzaman.
Sırr-ı uhuvvete vasıl olduktan sonra tevazu ve mahviyete mazhar olmalısın! Bir Nur talebesi için en acı olan, Risale-i Nur’a karşı mahcup olmasıdır. Fena fil-ihvan bir düstur-u Kudsiye-i Kur’âniyedir. Bu düstura vasıl olmak için takva, amel-i salih, tevazu ve mahviyet lâzımdır.
İmanını kurtarmak, Kur’ân’a ve Risale-i Nur’a hizmet gibi mukaddes ve asil bir dava uğrunda hayatlarımızı fedadan çekinmemeliyiz. Yeknesak dünyevî meşguliyetler, insanın mahiyetindeki ulvî melekeleri köreltir. Manevî terakkiyata medar olacak yüksek istidatları söndürür. Kabiliyetler verimsiz kalır.
Terbiyenin en makbul olanı kendi kendimizi terbiye etmektir. Nur-u Kur’ân’la meşguliyet insanda yüksek hazlara, ebedi saadete ve bâkî şereflere karşı, yüksek hisler husule getirir. Risale-i Nur’a hizmet bir nasip işidir. İnsan menfî hissiyat ve fiiliyatla nasibi olan manevî kapıların kapanmasına sebep olabilir. Önce manevî hastalıklar kapılarını kapayacaksın ki manevî müspet kapılar açılsın.
Nefis insana çok tuzaklar kurar. Gizli dostu şeytan ile irtibat halindedir. Şeytan ise insana kusurunu göstermek istemez. Şeytandan dersini alan bir nefis, gelen vesvese ve vehimleri yüz tevil ile üzerine almak istemez ve kendini kusurdan tenzih eder. Halbuki “Cenab-ı Hak kemal-i kereminden ve merhametinden ve adaletinden iyilik içinde muaccel bir mükâfat ve fenalıklar içinde muaccel bir mücazat derc etmiştir. Meselâ, mü’minler mabeyninde husumet ve adavet bir seyyiedir. O seyyie içinde, kalb ve ruhu sıkıntılarla boğacak bir azab-ı vicdanîyi, âlîcenap ruhlara hissettirir.”3
Neymiş? Cenab-ı Hak, mü’min kardeşine karşı husumet ve adavet besleyen âlîcenap ruhlara, kalb ve ruhu sıkıntılarla boğacak bir azab-ı vicdanîyi hissettiriyormuş. Ya o ruh âlîcenap değilse? Husumet ve adavete devam ediliyormuş! Vâesefa!
Dipnotlar:
1- Mektubat, s. 66.
2- Mesnevî-i Nuriye, s. 79.
3- Lemalar, s. 449.