Risale-i Nur hizmetinde “Erkânlar ve sahipler ve haslar ve nâşirler ve talebeler ve taraftarlar ve kardeşler ve dostlar gibi tabakat var.”1 Bu hizmette kader-i İlâhînin de muvazzaf kıldığı ancak her daim imtihanın şiddetlenmesi sırrıyla tehlike ihtimali her tabakada bulunmak kábildir.
Ancak önde ve arkada bulunanlar en şiddetli imtihanla eleklerden geçirilirler. Çünkü büyük dağların karı çok olurmuş. Ayrıca büyük dağlardan düşen taşlar da büyük olur. “Hizmetin kıymeti arttıkça imtihanın da ağırlaşması” bir hakikattir. Hizmette öne çıkan veya önde görünüp sözü dinlenen, rehberlik eden, temsil makamında görünenler her daim olmuş ve olacaktır. Bunların imtihanı daha şiddetlidir. Çünkü ihlâs daha çok zorlaşır; nefs-i insaniye, şöhret ve makam ister. İşte imtihanın şiddetlenmesi tam da burada başlar. Küçük bir hata, hizmetin tamamına zarar verebilir. İnsanlar önde görünene bakar ve onun hataları hizmete hamledilebilir. Bu da imtihanı şiddetlendirir. İnsanlar onlara bakarak ölçü alır; bu da mesuliyeti arttırır. Bediüzzaman’ın sıkça ikaz ettiği gibi; “Nefis daima kötü şeylere sevk eder”2 ayetinin, hem de “Senin en zararlı düşmanın, nefsindir”3 hadisinin sırrıyla “En tehlikeli düşman, insanın kendi nefsidir.” Önde olmak veya görünmek bir fazilet olduğu kadar, ağır bir emanettir ve mes’uliyettir.
Arkada olanların imtihanı
Yani hizmeti uzaktan takip eden, destekleyen, bazen de eleştiren veya kırılanlar olur.
Bunların imtihanı da şiddetlidir. Çünkü haset, kıyas, yanlış anlamalar devreye girebilir. Hizmeti şahıslarla karıştırma tehlikesi vardır. Küskünlük, hizmetten soğuma veya kopma riski oluşur. Bu noktada imtihan, “hizmete mi bakıyorum, yoksa insanlara mı?” sorusunda düğümlenir.
Neden bu hizmette imtihan daha ağır?
Risale-i Nur hizmeti, öncelikle ahirzamanda yapılan bir hizmet olduğu için imtihan ağır ve şiddetli olur. Ehl-i imanın da imanını kurtarmayı hedefleyen bir hizmet olduğu için mukávemet zorlaşır. Bu hizmet doğrudan kalpleri hedef alan bir hizmettir. Öncelik akıl, kalb ve ruhlarda iman hakikatlerinin terennüm edilmesidir. Bu da zamana ve ağır şartlara bağlıdır.
Böyle bir hizmette, elbette şeytan boş durmaz, nefis daha çok tahrik olur ve imtiyaz ister, en küçük zaaf bile büyütülür. Bu yüzden imtihan normal bir dinî hizmete göre daha hassas ve derindir.
Buradan nasıl bir ders çıkarmalıyız?
Önde olanlar, “Ben değil, hakikat konuşsun” demelidir. Bir şahs-ı manevî ile meşveret ve şura temelli hizmete kuvvet vermelidir. Çünkü bu hizmet ben değil, biz demeyi iktiza ediyor.
Arkada olanlar, “Şahıslara değil, Kur’ân’a ve Kur’ân’ın manevî bir mucizesi ve dersleri olan Risale-i Nur hakikatlerine ve de şahs-ı mânevîye” bakmalıdır.
Herkes, “Benim vazifem ihlâs ile hizmet etmek, netice Allah’a aittir” demelidir. Bediüzzaman’ın çok ehemmiyetli bir prensibi vardır, hepimize yol gösterir: “Vazifemiz hizmettir. Muvaffak olmak, insanlara kabul ettirmek, Cenab-ı Hakkın vazifesidir. Biz vazifemizi yapmakla mükellefiz.”4
Necat ise makamda değil, ihlâs, sadakat ve istikamette gizlidir. Gurur ve enaniyeti yenmeden Risale-i Nur’a hizmet edilmez. Önde olanlar bunlardan akrepten ve yılandan kaçar gibi uzak durmalıdır. Hakikî Nur talebeleri, Risale-i Nur’un hem önünde, hem ortasında, hem sonunda olabilir. Hep hizmet için çalışır. Bunların; öndekilerin vazifesi; cemaatin şahs-ı manevîsine kuvvet vermek, Risale-i Nur’un kudsiyetini terennüm etmek, ortadakileri dahi muhafaza etmektir. Arkada olanlar da, şahs-ı manevîye dâhil olmak için dua etmelidir.
Dipnotlar:
1- Kastamonu Lâhikası, s. 258.
2- Furkan Sûresi: 43.
3- El-Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, 1:143; Gazâlî, İhyâ-u Ulûmi’d-Dîn, 3:4.
4-Tarihçe-i Hayat, s. 476.