Günümüzde İslâm coğrafyası tarihte hiç görülmediği kadar birbirinden kopuk bir durumda.
Bahsettiğimiz kopukluğun varlığından şüphe edenlere veya kopukluğun ciddiyetini abarttığımızı düşünenlere birkaç misal verirsek belki bize hak verirler:
* Bugün dünyanın en kalabalık 2. Müslüman nüfusunu barındıran Pakistan devleti Doğu Türkistan’da zulüm olmadığını kabul ediyor ve bu konularda Çin’in söylediklerini kabul etme politikası güdüyor.
* Filistin’de Müslümanlara sistematik bir şekilde zulmeden ve uluslararası hukuk kurallarını hiçe sayarak Filistin topraklarını işgal eden İsrail’in en yakın müttefiklerinin başında bugün Birleşik Arap Emirlikleri, Fas ve Mısır yer alıyor. Bu konuda en büyük tepki ise Batılı önemli Sivil Toplum Örgütlerinden geliyor. (Önemli bir çalışma: https://www.hrw.org/report/2021/04/27/threshold-crossed/israeli-authorities-and-crimes-apartheid-and-persecution )
* Aynı şekilde maalesef Türkiye de günümüzde Müslüman çoğunluklu ülkelerle kötü diplomatik ilişkiler içinde ve bahsettiğimiz sistematik zulümlere karşı sözlü tepkiler vermekten öteye gidemiyor.
Saydığımız ülkelerin kendi içlerinde yaşadıkları hukuksuzluklardan bahsetmiyoruz bile.
Bu anlattıklarımızın Avrupa Birliği ile ne alâkası var?
Şöyle ki, bugün birinci Avrupa’nın temel değerlerinin, yani hürriyet, demokrasi ve insan haklarının İslâm diniyle uyumlu ve hatta dinen de gereklilik olduğu birçok Müslüman tarafından kabul edilmekte.
Bu değerleri benimseyerek yoluna devam edecek bir Türkiye’nin hem ekonomik hem de politik olarak gelişip kalkınması çok kolay olacaktır.
Geçen hafta belirttiğimiz gibi tesir kuvveti ve örneklik rolü yüksek olan bir Türkiye, nüfusunun çoğunluğu Müslüman olduğu ve tarihî olarak da İslâm coğrafyasında önemli yeri olduğu için, diğer İslâm ülkelerindeki istibdada ve zulme karşı hareketleri de destekleyecektir.
Neden Avrupa Birliği ile bir ittifak?
Yukarıda bahsettiğimiz değerleri günümüzde “hâlen yetersiz olmakla birlikte” en iyi şekilde temsil eden yapı Avrupa Birliği. Hem coğrafî, hem kültürel, hem de siyasî bağlarımız münasebetiyle de asırlardır komşumuz olan Avrupa’nın bugünkü Birliği, istibdada evrilmeye uygun devletler arası güç dengelerinden ziyade müzakere kültürü ile yürüyen ve “çok taraflılık” ilkesini geliştirerek sürdüren bir yapı durumunda. AB ülkeleri kendi bünyesinde yaşayan 20 milyon Müslüman’a karşı adaletli tavrı ile de bugün Müslümanların en çok yaşamayı tercih ettiği ülkeler arasında başı çekiyor (Üstelik bu sayı göç vb. etmenler dolayısıyla hızlı bir şekilde artıyor).
İttihadı İslâm ne olacak o zaman?
Müslüman devletlerin şu anki politikaları ve yapıları zaten İslam coğrafyasındaki birliği ve barışı engelliyor. Hem Müslümanların ittifak etmesi ve hem de İslâm dininin doğru anlaşılması ve gönüllü yayılması için samimiyete kapı açan hürriyete ve müzakere kültürüne sahip ve zulüm ve istibdat siyasetinden uzaklaşmış şeffaf toplumlara ihtiyaç var. Bu gayelerimizin ve dolayısıyla İttihad-ı İslâm’ın gerçekleşmesi için de Avrupa Birliği’ne ve Birinci Avrupa’nın savunduğu özgürlük, insan hakları, hukuk üstünlüğü ve barış ilkelerine şiddetle ihtiyacımız var.