Mesela soykırımcı Sırplar “burayı Türklerden temizleyeceğiz” derken Bosnalıların Türk olmadığını bilmiyor mudur?
Türk’e duyulan nefretin sebebi onun Türklüğü müdür?
Peki Filistinli veya Lübnanlı olmak suç mudur?
Cezayirlilerin, Tunusluların, Faslıların Fransızlar karşısında “suçlu” olmalarının sebebi mensup oldukları milletleri midir?
Cevap aşikârdır: Hepsi Müslüman’dır. Ve bu yeterlidir.
Bir Bosnalının Türk olarak görülmesi, onun Müslüman olmasından ve Sırplarca Türklüğün İslamlıkla aynı şey sayılmasından kaynaklanıyordu. Aynı şekilde bugün Filistin ve Lübnan düşmanı cepheler kendilerini bir İslâm düşmanlığı çerçevesinde açıklıyor. Bu çerçeveden vazgeçmiş, hatta İslâm karşıtı cepheye geçmiş Filistinliler ve Lübnanlılar ise televizyon kanallarında boy boy gezdiriliyor.
Bu zihniyetin arka planında kadim bir İslâm düşmanlığı, yeni yaygın adıyla “İslâmofobi” yatar.
Kendi sözde “Hıristiyan” medeniyet tasavvurlarına karşı İslâm’ın uzun süre her alanda baskın olmasını hazmedemeyen ve kendince tek medeniyet olan “Batı”yı öne çıkarmak isteyen bu düşünce geleneğinin İslâm düşmanlığı derindir ve vahşetini meşrulaştırır.
Bediüzzaman’ın “İkinci Avrupa” dediği tam da bu zihniyettir. Bu bağlamda İslâm’ın ana düşman ilan edilmesi de elbette şaşırtıcı değildir. Bu zihniyete karşı ayakta durabilen yegâne medeniyet Kur’ân medeniyetidir, zira o, insanı salt maddî ve siyasî bir varlık olarak değil, ahlâkî ve manevî bir sorumluluk sahibi olarak tanımlar; adaleti güce değil hakka bağlar; ve tarihsel olarak, farklı olanı yok etmek yerine bünyesinde yaşatmayı ilke edinmiştir.
İslâm düşmanlarının yıldönümünde hala nefret kustuğu İstanbul’un fethi bunun emsalidir. Ciddi tarihçilerin neredeyse tamamının takdirle kaydettiği, fethin ardından İstanbul’daki Rum, Ermeni ve Yahudî cemaatlerinin can, mal ve ibadet güvencesiyle varlıklarını sürdürdüğü; kiliselerin korunduğu, Patrikhanenin ilga edilmediği, şehrin yağmaya terk edilmediği bir hadisede bile bu denli nefret beslemek derin bir vahşete işaret eder.
Bugün İslâmofobi kavramı üzerine daha da eğilmemiz gerekiyor. Özellikle Batı’da göçmen düşmanlığı, Türk veya Arap karşıtı söylemler gibi görünen pek çok meselenin altında aslında İslâm düşmanlığı ve bu düşmanlığın siyaseten hâlâ meşru bir “tarz” olarak kabul görmesi yatıyor.
Örneğin Avrupa’da artık açıktan ırkçı siyaset yapamazsınız; bu, cezaî yaptırıma tâbi olmanıza yol açar. Görünürde herkes etnik ayrımcılığa karşıdır. Aynı şekilde açık Yahudî düşmanlığı, ki bu hem ırk hem din ayrımcılığının kesişimindedir, siyaset kariyerinizi daha başlamadan bitirir. Ama “ben İslâm düşmanıyım” diyerek siyaset yapabilir, Almanya’daki Solingen saldırısı gibi kanlı olayların akabinde kışkırtıcı bir dil kullanmaya devam edebilir, üstelik bunun için herhangi bir bedel ödemek zorunda kalmayabilirsiniz. (Bu siyasî akımların İsrail ve BAE gibi ülkelerle ciddi bağları olduğu da apaçık ortadadır.)
Müslümanlara ve bu davanın vicdanlı dostlarına şunu söylemek gerekir: İslâmofobi yalnızca Müslümanların meselesi değildir. Nefret söyleminin normalleştiği bir toplumda hiçbir kapı kapalı kalmaz. Tarih bunu defalarca göstermiştir. Günümüzde dünyayı bir çok yerden ateşe veren ve vermek isteyenlerin tavırları ve bunun insaniyete zararı ortadadır. Bu yüzden Müslümanların bu meseleyi yalnızca kendi acılarının dili olarak değil, insanlığın ortak bir sınavı olarak anlatması; Müslüman olmayanların da bu nefretin kendilerine yabancı olmadığını, onların da bu yangından nasibini alacağını görmesi gerekir.
Bu satırlar bir mağduriyet psikolojisinin yansıması değil, hakta dayanışmanın ve zulme direnişin çağrısıdır.