Van Kalesi’nden Edremit’e uzanan menziller, Bediüzzaman’ın hayatının ve hizmet mücadelesinin izlerini taşıyor.
VAN - AHMET YAPRAK
Van Kalesi, Bediüzzaman Said Nursî'nin hayatında ve Risale-i Nur Külliyatı'nın ilmî temelinin atılmasında çok önemli bir dönüm noktasıdır. Bediüzzaman, Birinci Dünya Savaşı öncesindeki yaklaşık 20 yıllık Van ikametinde, Van Kalesi'nin eteğindeki Horhor Medresesi'nde talebe yetiştirmiştir. Bu döneme ait en bilinen ve sembolleşen hatıra ise "Kaleden Düşme Vakası"dır.
"Eyvah! Davam!"
Bediüzzaman, Van Kalesi'nin yüksek ve sarp bir noktasında bulunan mağara-medresesine çıkıp inerken bir gün ayağı kayar. Doğrudan uçuruma doğru düşmeye başlar. Kendisinin ve o esnada yanında bulunan talebesinin (veya kardeşinin) aktardığına göre, normal şartlarda ölümle sonuçlanması kaçınılmaz olan bu düşüş anında Bediüzzaman gayr-i ihtiyarî olarak şu meşhur sözü haykırır: "Eyvah! Davam!" Kendi hayatından ziyade Kur'ân davasının yarım kalacağı endişesiyle bu tepkiyi vermiştir. Düşüş esnasında, kalenin altındaki basamak benzeri bir kaya çıkıntısına veya bir mağara boşluğuna adeta görünmez bir elle yerleştirilmiş gibi zarar görmeden çekilir. Bu olay, Nur Talebeleri arasında inayet-i İlâhiye (İlâhî koruma) olarak kabul edilir.

Van Kalesi'nin ehemmiyeti
Bediüzzaman, din ilimleri ile fen ilimlerinin birlikte okutulacağı şark üniversitesi (Medresetü’z-Zehra) projesinin temelini bu kalede ve Van'da kaldığı yıllarda şekillendirmiştir. Birinci Dünya Savaşı ve Rus esareti sonrası Van'a dönen Bediüzzaman, Horhor Medresesi'nin yıkıldığını ve eski dostlarının vefat ettiğini görünce derin bir hüzün yaşamıştır. Van Kalesi'ne çıkıp eski günleri yâd ederken yaşadığı bu ruhî dönüşüm, onun tamamen imana adanmış "Yeni Said" dönemine geçişini hızlandırmıştır.
Tahir Paşa Konağı
Tahir Paşa Konağı, Bediüzzaman Said Nursî’nin hayatında "Eski Said" döneminin şekillendiği, onun ilmî dehasının devlet ricali tarafından fark edildiği ve Risale-i Nur Külliyatı'nın ilk fikrî kıvılcımlarının çaktığı tarihî bir mekândır. Dönemin Van Valisi Tahir Paşa, dindar, ilim senedi yüksek ve aydın bir devlet adamıdır. Bediüzzaman’ın ilmini duyduktan sonra onu Van’a davet etmiş ve yaklaşık 10-15 yıl boyunca konağında ağırlamıştır.

Kur'ân, sönmez ve söndürülemez!
Risale-i Nur'un yazılış amacını belirleyen en meşhur olay bu konakta yaşanmıştır. Vali Tahir Paşa, bir gün konakta Bediüzzaman’a bir gazete haberi okur. İngiltere Sömürgeler Bakanı, parlamentoda elinde Kur'ân-ı Kerîm ile yaptığı konuşmada şöyle demektedir: "Bu Kur'ân Müslümanların elinde kaldıkça biz onlara hakikî hâkim olamayız. Ya Kur'ân'ı ortadan kaldırmalıyız veya onları Kur'ân'dan soğutmalıyız." Bu haberi duyan Bediüzzaman, büyük bir infial ve kararlılıkla şu tarihî sözü söyler: "Kur'ân'ın sönmez ve söndürülmez manevî bir güneş olduğunu ben dünyaya ispat edeceğim ve göstereceğim!" Bu fikir, ileride telif edeceği Risale-i Nur Külliyatı'nın ana misyonu ve çıkış noktası olmuştur.
Yukarı Norşin Camii
Van şehir merkezinde bulunan Yukarı Norşin Camii, Bediüzzaman Said Nursî’nin I. Dünya Savaşı sonrasındaki esaret dönüşü Van’a gelişi (1923-1925) ve "Yeni Said" döneminin ilk yılları açısından sembolik öneme sahip tarihî bir mekândır. Bediüzzaman Rusya'daki esaretinden döndükten sonra Ankara'ya gitmiş, ancak meclisteki siyasî havadan uzaklaşmak isteyerek eski dostlarının bulunduğu Van'a çekilmiştir. Bu dönemde hem Van Kalesi'ndeki Horhor Mağarası'nı tefekkür için kullanmış hem de Yukarı Norşin Camii'ni bir nevi ilim ve irşad merkezi haline getirmiştir.

Çatışmalara engel oldu
1925 yılındaki Şeyh Said hareketi döneminde, Doğu Anadolu'daki bazı aşiret reisleri Bediüzzaman'ı da bu harekete dahil etmek istemişlerdir. Kör Hüseyin Paşa gibi bölgenin nüfuzlu isimleri Yukarı Norşin Camii'ne gelerek Bediüzzaman ile görüşmüşlerdir. Bediüzzaman, görüşmelerde merkezî idareye karşı silahlı bir harekete girişmenin yanlış olduğunu savunmuş ve şu meşhur uyarıyı yapmıştır (Bu sözler Erek Dağı'ndaki inzivaya çekildiği zaman orada söylendiği de ifade edilmektedir): "Türk milleti asırlardan beri İslâmiyete hizmet etmiş ve çok velîler yetiştirmiştir. Bunların torunlarına kılıç çekilmez; siz de çekmeyiniz, teşebbüsünüzden vazgeçiniz. Millet, irşad ve tenvir edilmelidir." (Tarihçe-i Hayat, s. 164.) Bu duruşuyla bölgedeki birçok aşiretin kanlı çatışmalara girmesini bizzat bu camideki telkinleriyle engellemiştir.

Sürgün başlangıcı
Bu yatıştırıcı ve yapıcı tavrına rağmen, Ankara hükümetinin Doğu'daki tüm dinî liderleri ve nüfuzlu şahsiyetleri Batı Anadolu'ya tehcir politikası (Takrir-i Sükun) neticesinde Bediüzzaman da Van'dan sürgün edilmiştir. Müfreze askerleri Bediüzzaman'ı sürgüne götürmek üzere Yukarı Norşin Camii'ndeki ikametgahından almış, bu ayrılış Van halkı ve talebeleri arasında büyük bir hüzne yol açmıştır. Caminin önü, onun Van'a ve dostlarına veda ettiği son mekân olmuştur.
Zeve Şehitliği
Zeve Şehitliği, I. Dünya Savaşı sırasında (1915) Van ve çevresindeki köylerden kaçan savunmasız çocuk, kadın ve yaşlı Müslüman ahalinin topluca sığındığı ve Ermeni çeteleri tarafından katledildiği, Van'ın en büyük trajedilerinden birinin simgesidir. Üstad Hazretlerinin ilk Van hayatındaki talebelerinden Molla Ahmed Cano bu şehitlikte medfundur. Üstad, bir sohbetinde "Bu şehitliğe abdestsiz ve ayakkabıyla girmeyiniz" buyurmuştur.

Bediüzzaman’ın mücadelesi
I. Dünya Savaşı patlak verdiğinde Bediüzzaman, Van’daki talebelerini toplayarak "Keçe Külahlılar" olarak bilinen bir gönüllü milis alayı kurmuştur. Bu alayla birlikte Rus ilerleyişini durdurmak ve bölgedeki sivil halkı korumak için çok ciddi çarpışmalara girmiştir. Zeve Katliamı, tam da yerli halkın kendilerini savunacak silahlı erkek nüfustan yoksun olduğu bu cephe gerisi dönemde gerçekleşmiştir.
Ermeni çocuklarını koruma altına aldı
Bediüzzaman, Ermeni çetelerinin Zeve başta olmak üzere Müslüman köylerinde yaptığı katliamlara şahit olmasına ve bunlara karşı savaşmasına rağmen, sivil halka yönelik bir intikam hareketine kesinlikle izin vermemiştir. Savaş esnasında milislerin eline esir düşen ya da geride kalan binlerce Ermeni kadın ve çocuğunu toplayarak koruma altına almış, onlara zarar verilmesini yasaklamıştır.
Van'da hüzünlü tefekkür
Bediüzzaman esaretten dönüp 1923-1925 yılları arasında tekrar Van'a geldiğinde, Zeve gibi toplu katliam mekânlarının acısını ve yakılıp yıkılmış Van şehrini bizzat müşahede etmiştir. Eserlerinde (özellikle Lem'alar isimli kitabının İhtiyarlar Risalesi bölümünde), Van Kalesi'ne çıkıp etrafa baktığında karşılaştığı bu yıkımı, dostlarının şehadetini ve Zeve faciası gibi acıların ruhunda bıraktığı derin izleri çok duygusal ve tefekkür dolu bir dille anlatır. Şehrin bu harap halini görmek onun dünyadan tamamen yüz çevirip kendini iman hizmetine adamasında önemli kırılma noktalarından biri olmuştur.

İlim ve fen bir arada
Medresetü’z-Zehra, Bediüzzaman Said Nursî'nin Doğu Anadolu'da (Şarkta) kurulmasını arzuladığı, din ilimleri ile pozitif fen ilimlerinin birlikte okutulacağı büyük İslâm üniversitesi projesidir. Bu projenin fiiliyata döküldüğü ve ilk harcının konulduğu yer ise Van’ın Edremit ilçesidir. Bediüzzaman, Sultan Reşad ile birlikte 1911 yılında Rumeli (Balkan) seyahatine çıkmış ve Kosova'da temeli atılan üniversiteyi görmüştür. Sultan Reşad’a şarkın böyle bir darülfünuna (üniversiteye) daha çok ihtiyacı olduğunu anlatmıştır. Kısa süre sonra Balkan Savaşları çıkıp Kosova kaybedilince, oradaki üniversite için ayrılan 19 bin altınlık tahsisat Sultan Reşad'ın emriyle Van'daki bu projeye devredilmiştir.
Medresetü’z-zehra'nın temeli atıldı
Bediüzzaman üniversiteyi aslında Erek Dağı yakınlarındaki Çoravanis Köyü civarında kurmak istiyordu. Ancak dönemin Van Valisi ile yapılan istişareler neticesinde, hem ulaşım kolaylığı hem de estetik açıdan Van Gölü kıyısında, coğrafî olarak çok uygun konumda olan Edremit (Artemit) sınırları içindeki bir arazi seçilmiştir. Belgelerle de sabit olan bu tarihî gelişme doğrultusunda, 1913 yılının yaz aylarında devlet ricali, ulema, talebeler ve çok sayıda vatandaşın katılımıyla Edremit'te görkemli bir temel atma töreni düzenlenmiştir. Dualarla üniversitenin ilk harcı dökülmüş, kurbanlar kesilmiş ve ziyafetler verilmiştir.
İnşaat yarım kaldı
Büyük umutlarla atılan bu temel, kış mevsiminin gelmesi sebebiyle o yıl ilerleyememiş, Bediüzzaman ve talebeleri kışı geçirmek üzere Van Kalesi eteğindeki Horhor Medresesi'ne geçmişlerdir. Hemen ertesi yıl, 1914'te I. Dünya Savaşı'nın patlak vermesi ve Ruslar ile Ermeni çetelerinin Van'ı istila etmesi üzerine bu devasa eğitim projesi fiilen durmuş ve inşaat yarım kalmıştır.

Projenin ilmî temeli: "İki Cenah"
Bediüzzaman, Edremit'te temelini attığı bu üniversitenin ilmî temelini şu meşhur vecizesiyle özetlemiştir: "Vicdanın ziyası ulûm-u diniyedir. Aklın nuru fünun-u medeniyedir. İkisinin imtizacıyla hakikat tecelli eder. O iki cenah ile talebenin himmeti pervaz eder." Ona göre fen ilimleri ile din ilimleri birbirinden ayrıldığında bir tarafta taassup (bağnazlık), diğer tarafta ise hile ve şüphe doğuyordu. Edremit'te temeli atılan bu müessese, Doğu'daki cehaleti, fakirliği ve ihtilafları ortadan kaldıracak muazzam bir barış ve ilim projesi olarak tasarlanmıştı. Fiilen tamamlanamasa da, Bediüzzaman ömrünün sonuna kadar bu idealinden vazgeçmemiş ve telif ettiği Risale-i Nur eserlerini bu üniversitenin manevî hüviyetinin ders kitapları olarak görmüştür.
Erek Dağı
Erek Dağı, Bediüzzaman Said Nursî'nin hayatındaki en keskin viraj olan "Eski Said"den "Yeni Said"e geçiş sürecinin nihayete erdiği, dünya siyasetinden tamamen sıyrılıp kendisini Kur'ân tefekkürüne adadığı bir inzivagâh olmuştur. Rusya’daki esaretten firar edip İstanbul'a avdet eden (1918), Ankara’daki siyasî atmosferi (1922-1923) gördükten sonra dünyadan ruhen uzaklaşmak isteyen Bediüzzaman, Van’a dönmüş ve şehir merkezindeki Norşin Camii yerine Erek Dağı’nın zirvelerine yakın ıssız bir mekânı tercih etmiştir. 1923-1925 yılları arasındaki bu dönem, onun hayatında adeta bir "Hira" dönemi olarak kabul edilir.
Erek Dağı’ndaki inzivası
Bediüzzaman, Erek Dağı’nın eteklerinde bulunan harabe halindeki Zernebâd Camii (Zernebâd Kilisesi harabesi) yanındaki küçük bir kulübede ve dağın yüksek mağaralarında yaşamıştır. Yanında sadece ona hizmet eden ve ders alan birkaç sadık talebesi (Molla Hamid, Çaycı Emin gibi) bulunuyordu. Bu dağda günlerini tamamen ibadetle, gecelerini ise nehir kenarlarında veya dağın sarp kayalıklarında cehren (yüksek sesle) evrad, ezkâr ve Kur'ân okuyarak geçirirdi. Dünyevî hiçbir haberi, gazeteyi veya siyasî gelişmeyi yanına yaklaştırmazdı.
İsyana karşı net tavır
Erek Dağı, Doğu Anadolu yakın tarihini etkileyen çok önemli bir reddiyeye de şahitlik etmiştir. 1925 yılındaki Şeyh Said Hareketi öncesinde, Kör Hüseyin Paşa gibi bölgenin nüfuzlu aşiret reisleri Erek Dağı’na çıkarak Bediüzzaman’ı ziyaret etmiş ve ferman niteliğindeki isyana destek istemişlerdir. Bediüzzaman, sarp dağın tepesindeki bu kulübede, ayaklanmaya katılmayı kesin bir dille reddetmiş ve tarihe geçen şu cevabı vermiştir: "Türk milleti asırlardan beri İslâmiyet’e hizmet etmiş ve çok şehitler vermiştir. Bu milletin torunlarına kılıç çekilmez. Biz Müslümanız, onlarla kardeşiz, kardeşi kardeşle çarpıştıramayız. Dahilde kılıç çekilmez!" Bu duruşuyla Erek Dağı, Anadolu topraklarında daha büyük ve kitlesel bir iç çatışmanın önüne geçilen manevî bir karargâh olmuştur.
Van'a veda
Asayişi muhafaza eden bu müsbet duruşuna rağmen, Ankara hükümetinin bölgedeki kanaat önderlerini batıya tehcir (sürgün) etme kararı neticesinde, 1925 yılının karlı bir kış gününde askerî bir müfreze Erek Dağı’na tırmanarak Bediüzzaman’ı kulübesinden almıştır.
Bediüzzaman, karlar altındaki Erek Dağı’na ve çok sevdiği Van’a son kez bakarak Burdur ve Isparta (Barla) sürgününe doğru yola çıkarılmıştır. Erek Dağı'nda yoğrulan o derin manevî altyapı, Barla'da Risale-i Nur Külliyatı’nın telif edilmesiyle meyvelerini verecektir. Sürgün edilmesinin kaderî ve hikmet cihetine ise eserlerinin bir yerinde şöyle işaret ediyor:
"Başa gelen her işte iki sebep var: Biri zâhirî, diğeri hakikî. Ehl-i dünya zâhirî bir sebep oldu, beni buraya getirdi. Kader-i İlâhî ise, sebeb-i hakikîdir; beni bu inzivaya mahkûm etti. Sebeb-i zâhirî zulmetti, sebeb-i hakikî ise adalet etti..." (Mektubat, 13. Mektub)