Ecnebîlerin baskısı neticesinde hükûmetin hamiyet-i İslâmiyeyi tehyîc ederek şeair-i İslâmiyeye bir derece serbestiyet tanıyabileceği ve bundan din lehine bir netice doğabileceği ihtimali varken, neden bu harbin aleyhinde bulundun ve hükümetin lehinde bulundun, diye sorulan soruya karşı mevzumuzla doğrudan alakalı bir cevap veriyor:
“Biz ferec ve ferah ve sürur ve fütuhat isteriz, fakat kâfirlerin kılıcıyla değil. Kâfirlerin kılıçları başlarını yesin; kılıçlarından gelen fayda bize lâzım değil. Zaten o mütemerrid ecnebilerdir ki, münafıkları ehl-i imana musallat ettiler ve zındıkları yetiştirdiler.”
Cevapta altı çizilen cümleden, “Mütemerrid ecnebiler”in İngiliz ve İtalyanlar olduğu, özellikle de İstanbul’un işgaliyle kendini gösteren İngilizler olduğu gayet aşikardır.
Bu cevaptan ve uhuvvet/kardeşlikten bahseden Yirmi İkinci Mektup’tan anlıyoruz ki dahildeki kavgaları tartışmaları anlaşmazlıkları bir tarafa bırakıp hariçten bir saldırı olduğu zaman dıştan gelen saldırıya karşı iman kardeşliği noktasında beraber, birlikte olmak gerekiyor. Çünkü söz konusu eserinde Said Nursî Hazretleri Şiî-Sünnî ihtilafında da geçerli olacak şu ikazı yapıyor:
“İşte ey mü’minler! Ehl-i iman aşiretine karşı tecavüz vaziyetini almış ne kadar aşiret hükmünde düşmanlar olduğunu bilir misiniz? Birbiri içindeki daireler gibi, yüz daireden fazla vardır. Her birisine karşı, tesanüd ederek, el ele verip müdafaa vaziyeti almaya mecbur iken, onların hücumunu teshil etmek, onların harim-i İslâm’a girmeleri için kapıları açmak hükmünde olan garazkârâne tarafgirlik ve adavetkârâne inat, hiçbir cihetle ehl-i imana yakışır mı?” (Mektubat 22. Mektub.)
Bu ikaz ile bugün Ortadoğuda yaşanan savaşa bakmamız gerekir kanatindeyiz. Şu anda dünya Müslümanlarına düşen görev, Üstadın 100 sene önce Kur’ân ayetine dayanarak söylediği uyarıya harfiyen uymak ve tedbir olarak şu sözlere kulak kabartmalıyız: “...Bütün bunlara karşı kuvvetli silâhın ve siperin ve kal’an, uhuvvet-i İslâmiyedir. Bu kal’a-i İslâmiyeyi küçük adavetlerle ve bahanelerle sarsmak, ne kadar hilâf-ı vicdan ve ne kadar hilâf-ı maslahat-ı İslâmiye olduğunu bil, ayıl.”
Evet İran’ın devlet politikaları ve yönetim tarzı meşrutiyete, demokrasiye uygun olmayabilir.... Lakin bu olumsuzluk başka cebbar bir devlet ya da devletlerin baskısı ve işgaliyle düzeltilmesine meşruiyet hakkı kazandırmaz ve kazandırmamalı....
İran’da yönetimin demokratik bir sisteme geçmesi arzu edilir ve arzu da ederiz. Bu değişikliği İran halkının yapması, düşman kâfirin kılıncı ile o olmaması bizim temel ölçümüzdür. Evet biz İran’da “ferec ve ferah ve sürur ve fütuhat,” bir düzelme, bir sakinleşme, bir normalleşme isteriz fakat asla ve kat’a, kâfirin zorlaması, işgali ve bombardımanı sonucunda yönetim değişimini tasvip edemeyiz.
Risale-i Nur talebeleri olarak bizler bu haricî meseleye, mezhep ihtilaflarını bir tarafa bırakıp iman çatısı altında “inananlar kardeştir” kudsî emir doğrultusunda bakmalıyız ki, İran’a yapılan saldırıyı tasvip etmediğimiz gibi, İran rejimindeki değişikliğin de işgal yoluyla zorbayla hele hele perde önünde ve perde arkasında siyonist İsrail gibi bir devletin bulunduğu hiçbir şeyi kabul etmemiz mümkün değildir. Ve biz kâfirlerin kılıcının kurtuluş değil esaret getireceğine inanıyor ve Üstadımızın 1934 yılında söylediği sözü tekrar ediyoruz:
“Biz ferec ve ferah ve sürur ve fütuhat isteriz, fakat kâfirlerin kılıcıyla değil. Kâfirlerin kılıçları başlarını yesin; kılıçlarından gelen fayda bize lâzım değil” vesselâm...
(SON)