Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM), “İmamoğlu’nun tutuklanmasının ‘politik amaçlı’ olup olmadığına, Cumhurbaşkanlığı adaylığının siyasî sâiklerle engellenmesi”ne dair Ankara’dan savunma talebi, tatmin edici cevap alamazsa “siyasî temsil hakkına, demokratik süreçlere müdahale” olarak görüp meseleyi öncelikli olarak incelemeye alacağını bildirmesi, Türkiye’de hukukun durumunu bir defa daha gündeme getirdi.
Vakıa şu ki “araçsallaştırılan” yargıyla siyasî rakiplerin tasfiye operasyonları sürüyor. Zira Anayasanın 138. maddesindeki “hiçbir organ, makam, merci veya kişi, mahkemelere ve hâkimlere emir ve tâlimat veremez” hükmü çiğnenerek yargının “tepeden tâlimatlandırılması”yla bağımsızlığı ve tarafsızlığı berhava ediliyor.
Yine Anayasanın 37. maddesindeki “tabiî mahkeme ve hâkimlik ilkesi”, 153. maddesindeki “Anayasa Mahkemesi’nin kararları, yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını, gerçek ve tüzel kişileri bağlar” esasları hiçe sayılarak AYM kararları; 90. maddesinde iç hukuku da bağlayan “temel hak ve hürriyetlere ilişkin milletlerarası anlaşmalar”a aykırı olarak AİHM kararları uygulanmıyor.
Şantajlarla “etkin pişmanlık”tan yararlandırılan uydurulmuş “gizli tanıklar”ın iftiralarıyla bütün muhalefet kriminalize edilerek siyaset dizayn edilmek isteniyor.
“İKTİDARA AYRI MUHALEFETE AYRI YARGI”
Aslında son on beş yılda AKP iktidarında, “tek kişilik hükûmet”te palazlandırılan “iktidara iliştirilmiş” bir “yandaş müteahhid”in, Genelkurmay’dan Yargıtay’a, Türk Hava Yolları’ndan üniversitelere, devlet hastanelerine kadar kamu kurumlarından, büyük bir kısmını AKP’li belediyelerden aldığı yüzlerce milyarlık 473 ihaleden bir teki dahi soruşturulmazken, iktidar belediyeleri ihalelerinin beşte birini bulmayan muhalefet belediyeleri ihalelerinin yargılanması çarpıklığı açığa çıkarıyor.
Rüşvet, hırsızlık, ihaleye fesada adı karıştığından 704 yıl hapsi istenen “suç örgütü lideri’ yandaş işadamı” onlarca korumayla dışarıda dolaşarak “havuz medyası”na röportajlar verirken, muhalefete mensup belediye başkanlarının, seçilmiş siyasetçilerin “uyduruk isnadlar”la aylardır, yıllardır hapiste tutulmaları “ikili yargı”nın bariz göstergesi.
Her ne kadar İçişleri Bakanı, “2024 seçimlerinden sonra hakkında soruşturma izni verilen bin 298 belediyeden 321’inin CHP’li, 102 MHP’li belediye olmasına karşılık 591’inin Ak Partili olduğu”nu söylemekle güya “eşit davranıldığı” ileri sürse de gerçek her haliyle sırıtıyor. (gazeteler, 31.3.26)
Gerçek şu ki iktidar belediyeleri denetimlerinde bir tek kişinin dahi şafak operasyonuyla evi basılmaz, yaka paça götürülmezken, muhalefettekilerin yargısız infazla günlerce gözaltına alınıp aylarca tutuklanmaları “iktidara ayrı muhalefete ayrı yargı”yı ele veriyor.
ÇARE, DEMOKRATİK İŞBİRLİĞİNDE…
Ve en son Adalet Bakanı’nın ikrarıyla “AB ülkeleri ile Türkiye arasındaki adlî yardımlaşma ve anlaşmalara rağmen -15 Temmuz davalarında- bırakın iadeyi bir kişi hakkında soruşturma dahi açmamaları”, Türkiye’de hukukun üstünlüğüne, yargının bağımsızlığına güvenilmediğini açıkça ortaya koyuyor. (Hürriyet, 13.4.26)
Neticede “iktidar cephesi”, “tek kişilik otokrasi”de daha da “otoriterleşiyor:” Oy erimesi çıkmazında “hiçbir şey olmamışsa mutlaka bir şey olmuştur” tuhaflığıyla şâibe bulaştırmaya tevessül ediyor.
Bu panikle millet iradesini, kaybettiği seçimleri siyasi katakullilerle gasp peşinde. Şantajlarla iktidar partisine geçişleri sağlanarak belediyelerdeki ranta çöküyor. Yüz binlerce oyla kazanan belediye başkanları tek hâkimin kararıyla tutuklanıyor; belediye meclisleri üyeleri tehditlerle istifa ettiriliyor.
Demokrasi ve hukukun üstünlüğünün temini için “rey-i vahid-i istibdat”a karşı çare, demokratik işbirliğinde. Demokratik muhalefetin, başta Meclis içi ve dışı partiler olmak üzere sivil toplumla ve milletle demokrasi eksenini oluşturması gerekiyor.