Ahmed Sabri Görmüş: “Gündemde olan; ABD, İsrail’e İran’ın saldırısı üzerine olaylarla ilgili bir taraf evanjelist-siyonist diğer tarafta farklı mezhebe mensubiyeti açısından kamuoyunda farklı yorumlar yapılıyor. ‘Zulme rıza zalimdir; taraftar olsa, zalim olur’ düsturuna göre aklen-kalben oluşan meyiller açısından nasıl bir değerlendirme yapılabilir.”
Ehl-i Beyt Kimdir?
Ehl-i Beyt, “ev halkından” manasına gelir ve “Resul-i Ekrem Efendimiz’in (asm) ev halkını” ifade eder. Resulullah Efendimiz’in hane halkından olan kimselere Ehl-i Beyt denmiştir.
Ehl-i Beyt zamanla çoğaldı ve her tarafa dağıldı. Hazret-i Hasan Efendimizin soyundan gelenlere şerif; Hazret-i Hüseyin efendimizin soyundan gelenlere seyyit dendi.
Peygamber Efendimiz’in (asm) şerefli soyu bugün Irak, Kûfe, Bağdat, İran, Kum Şehri, Meşhed, Hicaz, Yemen, Mısır, Türkiye ve Kuzey Afrika gibi bir çok bölgeye dağılmış vaziyettedir Hatta bu gün dünyanın her bölgesinde Ehl-i Beyt bulmak mümkündür.
Kur’ân, “De ki: Vazifem karşılığında sizden akrabalık sevgisinden başka (Ehl-i Beytime sevgi) bir ücret istemiyorum.”1 âyetiyle Ehl-i Beyti sevmemizi emrediyor. Ancak bugün nesiller öylesine karışmıştır ki, Ehl-i Beytten olan birçok kimse kendisini bile tanıyamaz durumdadır. Osmanlı döneminde bunun için hususî kayıtlar tutulmuştur. Ancak yine de nesillerin karışmasını önlemek için çok titiz kayıtlara ihtiyaç vardır.
Ehl-i Beytin Halifeliği
İslâm tarihinde bu meselede yer yer siyasetle karıştırılıp mübalağa edilmiş, yer yer de önemsizleştirilmiştir. Aslında bu meseleyi kendi içinde incelemek gerekir ve Ehl-i Beytten olduğunu bildiğimiz birisi varsa ihtiramı elden bırakmamak gerekir.
Asırlar boyunca, Hilafetin bu pak neslin hakkı olduğu yargısı birçok Müslüman’ı gereksiz yere ilgilendirmiştir. Oysa bu görevlendirme tarzının, insanlık tarihi boyunca, babadan sonra aynı soydan devam edegelen kağanlık/hakanlık/ hanlık / kayserlik/ firavunluk/ krallık/ imparatorluk/ şahlık/ padişahlık/ sultanlık/ sistemlerinin verdiği bir yanılsama olduğunda şüphe yoktur. Çünkü Kur’ân’da bu pak nesle başkanlık sistemi ile ilgili otomatik bir görev verilmez.
Kur’ân’ın başkanı meşveret usulüyle2, halkın oy birliği ile seçtiği kimsedir. Yani günümüzde yer yer uygulama alanı bulan demokratik sistemle seçilendir. Tepeden inen veya soyu peygambere dayanan, ya da soyu bir başkana dayanan kimse değildir. Çünkü bu konuda ilgili ayetler çok amir hüküm ihtiva eder.
Hazret-i Ali’nin Seçimi
Nitekim ilk dört halifenin seçimi usulüne bakınız. Hiçbiri birinin ne babası, ne atası, ne oğlu, ne akrabasıdır. Hazret-i Ali de sistemin bu şeklinden razıdır. Sistem başta doğru kurulmuştur. Gömlek doğru iliklenmiştir.
Ve ilk yirmi yıl, Hazret-i Ali, onların Şeyhü’l-İslâm’ı makamında hizmet etmiştir. Başkan olmak veya hilafete geçmek gibi bir davası olmamıştır. Ne zaman kendisi seçilmiş, o zaman hilafete geçmiştir. Fakat ne olduysa olmuş; hiçbir İlâhî emir yok iken, Hazret-i Muaviye’den sonra oğlu, ondan sonra da aynı soydan gelenler hilafete otomatikman geçivermişlerdir.
Sonrasında da, Ehl-i Beytin kimi temsilcileri de aynı yolu izleyebilmişlerdir. Mesela Afrika’da kurulan Muvahhidîn devleti veya Fatımîler veya İran’da kurulan Şahlık gibi devletler hilafetin Ehl-i Beytte devam etmesi gerektiğini savunmuşlar ve iyi veya kötü ilk örneklerini de vermişlerdir.
Fakat böyle, Ehl-i Beyti devletle veya siyasetle ilişkilendirmek, Ehl-i Beyt açısından hep sıkıntılı olmuştur. İslâm âlemi ile aralarındaki pergelin açılmasına neden olmuştur.
Dipnotlar:
1- Şura Suresi: 23.
2- Şura Suresi: 38.; Al-i İmran Suresi: 159.