Birlikte yıllardır teşrik-i mesai ettiğim bir dostun ardından yazmak ne zormuş.
Can Kardeş dergisine ilk başladığım tarihte Abdullah Eraçıkbaş askerden yeni gelmişti. Ayağının tozuyla odanın bir köşesinde daktilo ile derginin metinlerini yazıyordu. Can Kardeş dergisi haftalık çıkıyordu. Müthiş bir tempo ile bir yandan metinleri hazırlıyor, biz de bir yandan da çizimleri yetiştirmeye çalışıyorduk. Hafta sonu o günün el yordamıyla dergiyi baskıya yetiştiriyorduk.
Dergilere karşı bir hassasiyeti vardı. Can Kardeş dergisi ile birlikte Bizim Aile ve Genç Yorum’da aktif bir pozisyonda bulundu. Bir yandan da gazetenin yazı işlerinde Koordinatör yardımcısı olarak görev alırken her hafta Cuma günü veya tatil günlerinde sorumluluk üstlendiğinde ona “Bay Panik” diye takılırdık. 18’lik bir delikanlı heyecanını ve enerjisini üstünde taşıyordu.
*
Çok mahrem ve özel sohbetimize rağmen hiçbir zaman laubali konuştuğuna veya bir başkasını arkasından çekiştirdiğine şahit olmadım. Mütebessim çehresiyle sanki yıllar önce tanışıyormuş hissine kapılırdınız. Kucaklayıcı, çözüm odaklı ve sakin tavrı ile gençleri kendine çekerdi. Her yaştan insanla rahat konuşur, her ortama uyum sağlardı.
Gazete veya neşriyat hizmetleri sarsıntıya uğradığında hep doğrunun yanındaydı. Kargaşanın, karmaşanın yanında değil, istişarenin, istikametin yanında yer aldı. Tavrını “hizmet”ten yana koydu hep. Marjinal çıkışlarına hiç rastladınız mı? Ben görmedim.
*
Akademik kariyerine devam edebilirdi. Ancak hizmet etmekten fırsat bulamadı. Edebiyat Fakültesi’nde aynı sırayı paylaştığı kimi sınıf arkadaşları akademik basamakları tırmanırken kimi sınıf arkadaşları politikada söz sahibi oldu. Ama o “gazete”de ve neşriyat hizmetinde kalmayı tercih etti.
*
Disiplinliydi. Can Kardeş, Bizim Aile, Genç Yorum yayın kurulu toplantılarını aksatmadığı gibi, rutin günlük gazete manşet toplantılarını da hiç kaçırmazdı. Alınan kararların takipçisi olurdu. Son görüşmemizde yeni projeler üzerinde konuşmuştuk. Çocuk neşriyatında neler yapabileceğimiz konusunda tekrar bir araya gelmeyi arzu ediyorduk. Olmadı.
*
Haberi duyunca “şok” yaşadım. Kendime gelemedim. Bu satırları yazarken bile inanmakta zorlandım.
Ölüm “hak”tır.
Ne mutlu ki yaptığı tüm hizmetleri kaydedildi. Madem, hizmetinin mükâfatını verecek bir Zat-ı Zülcelalin, bizi yer altında muvakkaten durdurup, sonra huzuruna alacağı bir inanca sahibiz... O halde ne mutlu ona ki meşakkat bitti, ücret almaya gitti. Vazife bitti, hizmetleri itmama erdikten sonra yine onları gönderen Halîk-ı Zülcelâl’e dönecek.
Haklarımız helaldir. İnşallah sen de helal etmişsindir.
Başımız sağ olsun. Allah rahmet eylesin, mekânı Nur menzili olsun.