Daha çok müstebit zeminlerde kurulmuş bir sistemin içerisinde farklı düşünce ifade etmek çok cesaret isteyen bir durumdur.
Risale-i Nur satırlarında ise fikren ve fiilen inkişafın ancak hürriyet zemininde olacağı dersi verilmiştir. Bu yüzden de, fikir hürriyeti, “düşünme”nin ayrılmaz bir parçasıdır. Fakat müstebit yapılanmalara bakıldığında “en doğru”nun zaten birisi veya birileri tarafından ifade edildiği söylenir. O yüzden sizin bir fikir üretmeniz ve hatta eleştirmeniz hoş karşılanmaz ve size sistemin çarklarını bozan vida muamelesi yapılır. Çünkü sistem her farklı düşünceyi çatlak bir ses yani dişlilerin içerinde yuvasından fırlamış bir vida gibi görür ve sistemin selameti adına sizi hemen yerine takıp bir daha çatlak ses çıkarma diye biat ettirmek derdine düşer ya da çıkarılıp atılması gereken tehlikeli biri olarak görür. Bunların hepsi sistemi muhafaza içindir(!)
Bu çerçeveden bakıldığında dinî geleneğin hâkim olduğu ortamlarda, işleyen sisteme dair getirilen en ufak farklı bir ses veya eleştiri hemen “gıybet” etme diyerek susturulur. Bu ise yanlışa daha çok zemin hazırlamak demektir.
Burada hemen şu soru akla gelir. Kişinin kalbini itham etmeden, şahsını zedelemeden, yanlışına seyirci olmamak için konuşmak gıybet midir?
Gıybet, insanın kişiliğine bir saldırıdır. Gıybet gizli olanı aşikâr etmeye yöneliktir. Oysa, nefsine uyup yanlış yapan veya düşünen bir mü’min, bu halde dahi mü’mindir; ve bu yanlışından dolayı, onu bir bütün olarak zemmedemeyiz, kalbini itham edemeyiz, şahsını rencide edemeyiz. Fakat kalbini itham etmeyelim, şahsını rencide etmeyelim derken, sergilediği uygulama veya düşünce yanlışına seyirci de olamayız.
Risale-i Nur’da gıybet mevzusu gıybetin ne olduğu, tafsilli bir şekilde Uhuvvet Risalesi sonunda anlatılmıştır. Bundan başka Risale-i Nur’da iki yerde gıybet meselesi farklı bağlamlarda geçer. Bu farklı derslerden acaba eleştiri ile gıybet arasındaki ince çizgiyi yakalamak mümkün müdür?
Bu bahislerin geçtiği ilk derste yüz hakikat dersini alan ama buna rağmen bir münafığa kapılarak saf değiştiren birinin durumundan bahsedilir. Bediüzzaman bu durumu gıybet ettiğini sonrasında ise bu adamın durumunun dehşetli bir sükût olmadığını, his ve nefsin birleşip kalbi ve aklı susturduğunu izah eder. Kişinin “aleyhinde olan bir kimseye karşı düşünce ve duygularını nasıl dengeleyebilir” konusunun anlatıldığı bu ders başka bir yazının konusudur.
Gıybet mevzusunun geçtiği ikinci bir yer ise Münazarat’tadır. “Hatta benim sözümü de ben söylediğim için hüsn-ü zan edip tamamını kabul etmeyiniz [...] mihenge vurunuz. Eğer altın çıktı ise kalpte saklayınız; bakır çıktı ise, çok gıybeti üstüne ve bedduayı arkasına takınız, bana reddediniz, gönderiniz.”1 şeklinde çok ince bir ayarın verildiği derstir. Bediüzzaman gıybet gibi menfur bir işi kendi sözleri bakır çıktığında “gıybeti de bedduayı da takıp gönderin” demesi ilginçtir.
Hasılı; hiç kimse tartışılmaz değildir. Kimden sadır olursa olsun sözleri ve fiilleri mihenge vurulabilir ve vurulmalıdır. Mü’min bir kimse değiştirilmesi gereken bir yanlış fiil veya yanlış düşünce sunuyor olabilir. Ve bu noktada, şahsını değil, fiilini veya düşüncesini mihenge vurup çok gıybeti o fiil veya düşüncenin üstüne takmaya yani eleştirmeye kesinlikle hak vardır. Mihenge vurulan şey burada fikirdir, fiildir. Kimsenin şahsiyeti değildir.
Dipnot:
1- Said Nursî, ESDE, Münazarat, s. 173.