İslâmî hassasiyetleri olan ve asıl amacı din olan bir iktidar, başta dinin reddettiği ve en çok dinin zarar göreceği, toplum yapısını çürüten olayların baş mimarı olabilir mi?
BAŞKENT SOHBETLERİ- 2 - MEHMET KARA - CEVHER İLHAN MUHAMMET ÖRTLEK
[email protected] [email protected] [email protected]
Eski Başbakan Yardımcısı ve Maliye Bakanı Doç. Dr. Abdullatif Şener Yeni Asya’ya konuştu:
KORKUNÇ ENFLASYON, CARİ AÇIK, BÜTÇE AÇIĞI VE İŞSİZLİK…
Diğer taraftan 2022’nin dış ticaret açığı 110 milyar dolar çıktı. Tarihin en yüksek açıklarından biri. Cari açık zaten 49 milyar dolar çıkmıştı. O da tarihin en yüksek cari açıklarından biri. Şimdi bu iki ayda yine korkunç dış ticaret açığı ve cari açık var. Yani 2023’e de kötü başlandı.
Mesela Ocak’ta cari açık 10 milyar dolara yakın. Dış ticaret başladığından beri bu ülkenin en yüksek aylık cari açık. Bu cari açık felâketi Cumhuriyet tarihi hatta Osmanlı da yok..
Enflasyon patlamış; OECD ülkeleri içerisinde gıda enflasyonu en yüksek olan ülke Türkiye. TÜİK’in resmi rakamlarına göre yüzde 71 gıda enflasyonunu var. Resmi rakamlara inanmıyorum ama dünyayla karşılaştırdığımız zaman yine çok yüksek. Zira OECD ortalaması yüzde 15. İkinci gelen ülkenin gıda enflasyonu Türkiye’nin yarısından daha az. Korkunç bir enflasyon, korkunç bir cari açık, korkunç bir bütçe açığı. Bankalar sıkışık, işsizlik patlamış…
Keza büyümeyi de şişiriyorlar. “Ucube sistem”i icat etmeden önce “Türkiye, ekonomik büyüklüğü, gayrisafi yurtiçi hasılada dünyanın 15. büyük ülkesi olacak” diyorlardı. Veya “kişi başına milli gelir 25 bin dolar olacak, ihracat 500 milyar doları aşacak” diyorlardı. Gayrisafi milli hasıla, milli gelir, trilyon dolarlarla ifade ediliyordu. Bu hesapları Devlet Planlama Teşkilatı yapardı. Böyle “23 hedefleri” vardı; benim dönemde de devletin raflarında bu vardır.
Bürokratlar ekonomi doğal haliyle giderse, bir badireye uğramazsa, sistem de yürürse diye bakıp hesapları koyarlar. Siyasilerin ağzından 2023 yılı için ilan edilen iki trilyon dolarlık milli gelirde çok gerilerde kalınmıştır.
Bunun anlamı, iktidarın Türkiye’nin doğal potansiyelini dahi tahrip ettiğidir. “Türkiye 15. en büyük ekonomi olacak” derken 17’den devraldığı Türkiye’yi 20’nciliğe, 21’inciliğe hatta bazılarına göre 22’nciliğe düşürmüştür.
Mesela, 1980 yılına baksanız, dünya ölçeğinde bugünkünden daha iyi. Hatta 1929 dünya ekonomik krizinden sonra 1930 yılında Türkiye’nin dünya sıralamasındaki yeri 17 idi. Oysa Osmanlı Birinci Dünya Savaşı, Kurtuluş Savaşı’ndan çıkmıştı. Şimdi dünya ile rekabette kaçıncı sıraya düşürmüş, geriletmiş Türkiye’yi…
“25 bin dolar kişi başına gelir” dediler. Şu anda ben de anlamadım ama 9 bin oldu. Ama kişi başı milli gelire de adaletli bir dağıtım olarak bakmayın, gelir dağılımı bozulmuştur. “Sömürgeci ekonomik kurumlar”dan dolayı milli gelirde yoksulun aldığı pay azalmış, bir avuç zenginin aldığı pay artmıştır.
Mesela, ücretlerin 2000 yılında milli gelirden aldığı pay yüzde 39, şimdi yüzde 25’e düşmüş. Veya son beş yılda rejim değişikliğinden sonra sermayenin aldığı pay yüzde 42 iken, şimdi 57’ye çıkmış. Dolayısıyla milli gelir önemli ama nasıl paylaşıldığı da önemli. Hem milli gelir - pasta küçük hem de paylaşım bozuk adâletsiz. Hâsılı, bu düzen sürdürülebilir değil…

4.5 MİLYAR DOLARLIK GALATAPORT İHALESİ SOYGUNU
- Mâlum Türkiye’nin yıllardır bitmeyen bir tartışması var. Sizin de açıkça tavır aldığınız ve sizin hükûmetten ayrılmanızın sebeplerden biri olan Galataport ihalesi emrivakisini özetler misiniz?
- Benim ayrılmama çok şey sebep oldu. Galataport’tan önce de başka ihtilaflarımız vardı Cumhurbaşkanıyla. AKP döneminde hükümetteyken “Neye Niye İtiraz Ettim?” isimli yeni bir kitapta bütün bunlar yazılı.
Bir kere Ofer’e verilen kısım Fatih Sultan Mehmet’in gemileri Halice karadan yürüttüğü yerin alt tarafı. Başlangıçta düzgün bir taksit yoktur. 49 yıllığına veriliyor; ve bu 49 yıllık taksit ilk yıllarda küçük küçük gidiyor. -Birinci yıl 800 bin, ikinci yıl 800 bin, üçüncü yıl 800 bin TL.- Milyarlık ihalenin ödemelerinden bin liradan bahsediliyor.
Toplam itibariyle Euro cinsinden verilmiş bir tablo var. 4.5 milyar dolarlık bir iş bu. Taksitler otuz yıldan sonraki yıllara yığılmış ki ben de taksitleri hesaplayıp güncelleştirince; yani 10 yıl, 20 yıl, 30 yıl, 45 yıl sonra ödeyeceği paranın bugünkü değeri güncelleştirme, eskalasyon ve enflasyon oranıyla vs. 4.5 milyar dolarlık ihalenin güncel değeri 200 milyon lira. Hatta o dönemde bazı iş adamları “bu kadar ucuz vereceklerini bilseydim ben de ihaleye girerdim” demişlerdi. Eş-dost işi tabi. Benim itiraz ettiklerimin hepsinde kulağıma yolsuzluklar geliyordu. Ancak hükûmetin içinde biri olarak burada yolsuzluk var diye nasıl bağıracaksın?
Yolsuzluk varsa, içinde devleti söğüşleme vardır. Düzgün iş yapılmadığını görüyorsun; “yolsuzluk vardır” demek yerine, “bu kamu menfaatine uygun bir ihale değildir” diyorsunuz ama bir şeyi de göstermiş oluyorsunuz.
Galataport ihalesi Ocak 2006’da olmuş. Daha önce özelleştirme İdaresini bıraktım. Yani eş-dosta, ahbaba bu işi kime vererek “ne kazanırız” rant hesabıyla özelleştirme olmaz. Özelleştirme, ekonominin rasyonelleşmesiyle küresel rekabet gücü kazanabilmesi, özelleştirilen tesisin devletten daha iyi işletilmesi için olur. Özelleştirme, daha gelişmiş teknoloji kullanacak, dünyayla daha fazla rekabet edecek bir firma haline getirecek firmalara verilir. İktidarda hiç böyle bir arayış yok. “Falana verirsek ondan şu pazarlığı yapsak” benzeri “özel şeyler”in peşindeler.
YOLSUZLUKLARLA KAMU MALINI SÖĞÜŞLEMEK VAR…
SEKA’nın bütün fabrikalarını kapattılar, bu ihanettir. Özelleştirmeyi o yüzden bıraktık. Daha sonra mesela IMF ile 2005’te eski hükümetin yaptığı Stand-By anlaşması bitmişti. Yeni Stand By anlaşmasına ben karşıydım. IMF, krizdeki ekonomilere gelir, kriz-miriz yok. 2005’e kadar gelen bir eski Stand-By anlaşması var; biraz para veriyor sonra sana hep politika dayatıyor.
Ekonomi Koordinasyon Kurulu Başkanı idim. Bir baktık ki hiç Bakanlar Kurulu’nda konuşulmadan, daha Ekonomi Koordinasyon Kurulu’nda gündeme gelmeden Başbakan “IMF ile Stand-By anlaşması” yapıyoruz diye ilan etti. IMF’nin dayattığı politika, ülke menfaatine her zaman da uymaz. Şimdi benim demeçlerim var; 15 Nisan 2004’te “Yeni Stand-By sürecine ihtiyaç yok, yola IMF’siz devam edeceğiz diye açıklamıştım.
Telekom’u özel dirsek temasıyla verdiler. Yani Telekom ihale edildiği zaman, ben daha önce Özelleştirme İdaresini vermiştim. Yani AKP’nin yaptığı hiçbir özelleştirmede benim imzam yoktur. Bu Telekom özelleştirmesinde de bana imzaya falan gelen bir konu olmadığı halde, içinden gelen pis kokular nedeniyle bakın Milliyet gazetesi 11 Temmuz 2005 tarihli nüshasında “Arjantin’e döneriz” diye manşete çekmiş.
Telekomu henüz Özelleştirme Yüksek Kurulu imzalamıştı. O sırada ben bu açıklamayı yaptım. O zaman vergi rekortmeni Telekom ve paranın tamamını içerde kazanıyor. Hariri bir Suud firmasına veriyorlardı. Yabancıya verdiğin zaman bütün parayı içeride kazanacak firma, Türkiye’de bunu dövize çevirecek ve kâr transferi ile ülkesine götürecek. Ofer de yarıda bıraktı gitti, kârının yüzde 90’ınını dışarı götürdü ve bir ton da borç bıraktı.
Cari açık, Türkiye’de bütün krizlerin sebebi olan döviz eksikliğidir. Onun için “Telekom’un yabancı sermaye verilmesi doğru değildir” ekonomik izahıyla arkasında yine yolsuzluklar olduğu için itiraz etmiştim. Mesela Aria ve Aycell birleşti sonunda “Avea” oldu. Tek başıma bana imzalattıramadılar; “Neye, Niye İtiraz Ettim” kitabında hikâyesi var.
Bu ihalede basın iki gece Başbakanlığın önünde bekleyip gittikten sonra benim odada toplanıldı. Ve sonunda ben imza alamıyorum dedim. Kanunlar soyut ve genel olur, buradaki yapılan sözleşmeyi kanun maddesi olarak Meclis’te geçirerek uyguladılar. Dedim ki “yahu bu memleket nasıl bir memleket, tek başıma beni geçemiyorlar, koskoca Meclis’ten geçirdiler maalesef…”
İkincisi, ben toplumun her kesimine kucak açmayı savunuyordum. Ayrışmalara gitmenin doğru olmadığını, ülkeye zarar vereceğini, renkli çeşitlilik içerisinde bir olabilmeyi becerebilmek gerektiğini düşünüyordum. Ve buna yönelik de mesajlarım var. Ondan sonra daha hükümetteyken adım “iktidardaki muhalif”e çıkmıştı. Daha iktidarın ilk yılları, Milliyet’in 4 Aralık 2004 tarihli nüshasındaki röportajın başlığı “iktidardaki muhalifi, Mülkiye şekillendirdi” şeklindeydi.
DERTLERİ DİN DEĞİL, OY DEVŞİRİP İKTİDARDA KALMAK…
- Zaman zaman bir kısım medyadaki tartışmalarda AKP’nin “din devleti, şeriat getireceği” ile ilgili yapılan yorumlara sizin “dertleri din değil, rant ve ihale” dediğinizi izliyoruz. AKP iktidarında, özellikle “tek kişilik ucube rejim”de vahim “dünyevileşme”ye dikkat çekiyorsunuz. Fevkalade önemli olan bu hususu yeniden değerlendirir misiniz?
- Zaman zaman muhalefetin uslubu, AKP’yi, Erdoğan’ı besliyor, değirmenine su taşıyor. Meşhur bir söz vardır “en güçlü şahadet rakibin şahadetidir” diye. Siz kendinizi anlatmaya çalışırsınız, ama insanlar sizin “ben böyleyim dediklerinize inanmaz ama karşı tarafın sana yakıştımaları “şak” diye yapışır. Maalesef Türkiye’de bazı kesimler Erdoğan’ı ve iktidarını yanlış kavramlarla eleştiriyor. Bu doğru değil.
Yanlış kullanılan ifadelerden biri de “bunlar şeriat getirecekler, din devleti kuracaklar” denilmesi. Baştan beri söylüyorum; “bunların öyle bir amacı yoktur, öyle bir yürüyüşü, bir niyeti de yoktur” diye. Ama zaman zaman oy devşirmek için kullanırlar.
“Niyetleri de yoktur” dedim. Zira son yirmi yılda Türkiye’de ne kadar bozulduğu ortada. Ne ahlâk, ne mâneviyat ne âile kaldı, hepsi darmadağın oldu. Yani İslâmî hassasiyetleri olan ve asıl amacı din olan bir iktidar, başta dinin reddettiği ve en çok dinin zarar göreceği, toplum yapısını çürüten olayların baş mimarı olabilir mi?
İKTİDAR EN ÇOK İSLÂMA ZARAR VERİYOR
Suç oranları artmış. Dinin en fazla kerih gördüğü şeyler günübirlik hale gelmiş. Devleti, kamu kaynaklarını yağmaladılar. O da yetmedi, piyasada onun - bunun malına çöktüler, herkese açık olması gereken alanları kendilerine hasr ettiler. “Her tarafı biz bölüşelim” derdindeler. Yani dinin açıkça reddetiği bir yağma düzenin peşinde oldukları net olarak görülüyor. Bunca tamahkârlık en çok dine de zarar vermiş ve veriyor. Halbuki Hadis-i Şerifte “Müjdeleyin nefret ettirmeyin; kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız” emrediliyor.
Bunların yaptığı işlere bakanlar, bunların yüzüne bakanlar, “bunlar ne güzel insanlarmış” diyemiyor. İnsanlar, bunlara memleketin başında “bir belâ”, “bir felâket” diye bakıyorsa, insanlar öyle bakar hale getirildiyse, hatta bunların yüzünden insanlar dinden uzaklaşıyorsa bu iktidar en çok İslâma zarar veriyor. Gençler arasında “bunlar Müslümansa ben Müslüman değilim” sloganı yayılıyor. Bu durum, dine karşı tepkiye, soğukluğa bahane ediliyor. Namazı bırakanlar, başını açanlar var maalesef…
ERDOĞAN’IN ÜÇÜNCÜ ADAYLIĞI ANAYASAYA AÇIKÇA AYKIRI
- Bilindiği gibi hiçbir Anayasal ve hukuki mesnedi olmadan seçimlerin beş hafta öne alınması garabetinin sebebi sizce neydi? Şimdi de Anayasanın kesin ve açık hükümlere rağmen YSK’nın iki kez mazbata verdiği Erdoğan’ın “üçüncü kez adaylığı” yine YSK’nın oldu bittisiyle dayatılıyor. Bunun için neler söylersiniz?
- Öncelikle Anayasaya baktığımda Erdoğan’ın aday olamayacağını anlıyorum. Çünkü Anayasada açıkça “iki kez aday olur” diyor; “sistemin sıfırlanmasından önceki dönem”-“sonraki dönem” diye de bir ayrım yapmıyor. “Üçüncü kez aday olması için Cumhurbaşkanının değil, Meclis’in erken seçim kararı almasını şart koşuyor.
Birincisi, burada Meclis bir erken seçim kararı almış değil. İkincisi, zaten seçime bir ay kala yapılan seçim, “erken seçim” değil; orada da problem var. Yani neresinden bakılsa bakılsın Sayın Erdoğan’ın aday olamaması lazım.
“MİLLET İTTİFAKI” ORTAK POLİTİKALARI MİLLETE MAL EDİLMELİ
- “Millet ittifakı”nın “seçim beyannamesi” ve “hükümet programı” olarak tanımlanan “ortak politikalar mutabakat metni”nde ve en son “güçlendirilmiş parlamenter sistem”e “geçiş yol haritası”nda ortaya perspektifi topyekün milleti kapsayan “demokrasi ittifakı”na açılımında, seçim kampanyasında, ortak programlarda nasıl bir söylem geliştirilmeli?
- Birincisi, “ortak politika mutabakat metni”nde 2 bin 500 madde var. “Millet ittifakı”nın temel alanlardaki ortak politikaları ana hatlarıyla sadeleştirerek vatandaşlara anlatmakla millete mal etmesi gerekiyor.
Seçim kampanyasında öncelikle bütün toplumun kucakladıklarını, ayrışma yapmadıklarını göstermeleri; adâlete, hukukun üstünlüğüne, yargının bağımsızlığına ve tarafsızlığına değer verdiklerini ifade etmeleri icab ediyor.
Zaten bu “tek kişilik ucûbe sistem”i değiştireceklerini söyleyeceklerdir. Eğitim, sağlık, tarım, sanayi, ticaret, dış politikaya, değişik gelir gruplarıyla ilgili projeler anlaşılır on maddede toplamalı; kısa ve anlaşılır ifadelerle halka anlatılmalı. Bazen söylediğin bir cümle, söyleyeceğin bin cümleden daha faydalı olur.
YENİ ASYA’NIN ÇİZGİSİ HİÇ DEĞİŞMEDİ...
- Yeni Asya aracılığıyla, kamuoyuna mesajınız, vatandaşlara çağrınız nedir?
-Çok teşekkür ediyorum. Yeni Asya Gazetesini öğrencilik yıllarımdan beri biliyorum. Çizgisi hiç değişmeyen bir gazete. Çünkü doğrular hiç değişmez. İlginizden dolayı teşekkür ediyorum. Ülkemizin ve milletimizin geleceği aydınlık olsun…
SON