Zaman zaman Risale-i Nur derslerinde vurguladığımız bir husus var: Ölüm, bu dünyanın en yalın ve çarpıcı gerçeği. İnanç, ekonomik durum, sosyal statü ayrımı yapmadan herkesi aynı noktada eşitleyen bir fenomen.
Ölüm, her ne kadar hayatın en görünür hakikatlerinden biri olsa da insanların ölümü nasıl anlamlandırdığı ve hayatla ilişkisini nasıl kurduğu, yaşadığı çağın hâkim düşüncesine göre değişebilir.
Sanayi devrimi sonrası şekillenen modern dönemde, dinin kişi ve toplum üzerindeki belirleyici etkisi azaldıkça, ölüme olan bakış açısı da farklılaşmaya başladı. Pozitivist düşünce, hakikatin ölçüsü olarak laboratuvarı gösteriyordu. Klinik deneylerin sonuçlarını merkeze alıyor, beş duyu organını, insanı ve âlemi anlamak için yeterli görüyordu. Geriye kalan her şeyi ise ‘metafizik’ başlığı altında talî bir alana itiyordu.
Hâlbuki ölüm eskimez tabirle şehadet ve gayp âlemi arasında bir “nokta-i iltisak (kesişim noktası)”dır. Bu yüzden gerçek mahiyeti ancak şehadet ve gayb âlemi birlikte değerlendirildiğinde anlaşılır.
Modern dönem, ölümü yalnızca dünyaya bakan cihetiyle ele alır. Bu yönüyle maddeyi bağlamından koparan, ortamla ilişiğini geri gelmemek üzere kesen ölüm; Batı edebiyatında dâhil olduğu alanı hüzne ve yeise boğar, sinemada girdiği sekansı karartır, can sıkar.
Bu yüzden pozitivizmin insanlığı sürüklediği– yoksa dayattığı mı demeliyim- bu yeni evrende ölüm kavramı; hep acının, ıstırabın, yok oluşun simgesi olmuştur.
Fakat bu noktada Kur’ân, Hz. Yusuf kıssası üzerinden bambaşka bir tablo çizer.
Bilindiği üzere; Hz. Yusuf, üvey kardeşleri tarafında sevilmez, kıskanılır, kuyuya atılır, köle olarak satılır, sarayda iftiraya maruz kalır, haksız olarak hapsedilir… İmtihanlar art arda gelir.
Fakat bir rüya yorumlama hadisesi sonrası devran döner, zamanla güçlü bir siyasî mevki elde eder ve günün sonunda ailesine, özellikle de hasretle beklediği babasına kavuşur.
Yaşadığı problemler, en hikmetli ve mutluluk verici şekilde sonuca bağlanır. Sureyi okuyanlar, kıssanın modern tabirle “mutlu son”la bittiğini düşündüğü bir anda, Hz. Yusuf‘un “Müslüman olarak canımı al ve beni salih kullarının arasına kat”1 şeklinde niyaz ederek yeni bir yolculuğa işaret ettiğini görür. Daha açık ifade ile ölüm sonrasını arzu etmektedir.
Ölümü istemek, zihni modernizmin kalıpları tarafından şekillendirilen idrakler için anlaşılması zor bir mesele. Zira, dünya hayatına yapılan vurgu o kadar fazla, hazzın altı o kadar çok çiziliyor ki ötesine dair fikir imal etmek ihmal ediliyor. Böyle olunca da ölümü hayal dünyamızda; düşünmek istemediğimiz şeyleri kapattığımız bölüme hapsediyoruz. Konuşanı susturuyor, hatırlatana abus bir çehre takınıyoruz.
Kadim kültürümüzde yerleşim yerlerinin merkezinde yer alan kabirleri şehrin dışına doğru itelemenin altında da böyle bir psikolojik tutum yatıyor. Ancak mekânlardan ve zihinlerden tecrit edilmeye çalışılsa da, ölüm ve eşya arasındaki mesafe zannedildiğinden daha kısa.
Dipnot:
1- Yusuf Suresi: 101