"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Mecliste hoşgeldin töreni

19 Kasım 2011, Cumartesi
KENDİSİNİN İSTANBUL'DA İNGİLİZLERE KARŞI VERDİĞİ MÜCADELEsİni TAKDİR EDEN MUSTAFA KEMAL VE ARKADAŞLARININ ISRARLI DAVETLERİ ÜZERİNE bediüzzaman, 19 KASIM 1922'DE ANKARA'YA GELİR VE MECLİS'TE RESMİ HOŞAMEDİ İLE KARŞILANIR.
 
Birinci Dünya Savaşı’nın bitimiyle, yaklaşık dört yıl süren İstiklâl Savaşı sırasında (1918- 1922), fikrî anlamdaki büyük gayret ve çalışmalarıyla İtilâf Devletlerine, özellikle İngilizlere karşı büyük başarılar kazanan Bediüzzaman Said Nursî, halkımızın, ulemanın ve ülke ileri gelenlerinin büyük takdirlerini topladığı gibi; Ankara’da yeni kurulan TBMM ve hükümetinin de dikkatini çekiyordu. Aslında kendisini bütün aydınlar ve ülke ileri gelenleri, 2. Meşrûtiyetten önce ve Meşrûtiyetin ilânından (1909) sonraki yıllarda yaptığı çalışmalarından ve Birinci Dünya Savaşı sırasında (1914 – 1918) gönüllü alay komutanı olarak Kafkas Cephesindeki olağanüstü başarılarından tanımaktadırlar. Savaşın sona ermesiyle başlayan Kurtuluş Savaşı Döneminde (1918–1922) bir çok vatanperver aydınlar Anadolu’da Kuvâ-yı Milliye faaliyetlerine katılmışlardı. Bediüzzaman ise, henüz İstanbul’da işlerin bitmediğini ve asıl lüzumlu çalışmaların merkezi durumunda olması dolayısıyla her tehlikeyi göze alıp İstanbul’dan ayrılmıyordu. Onun, İstanbul’da dikkatleri çeken ve düşmana büyük gözdağı niteliğindeki başlıca faaliyetlerini şöyle özetleyecek olursak:
Birinci Dünya Harbi’nin sonuna doğru, iki buçuk yıl sürmüş olan Rusya’daki esaretinden kurtulup, Temmuz–1918’de İstanbul’a gelen Bediüzzaman, kısa bir müddet dinlenme ihtiyacı duymuştu. Bu sırada ve 13 Ağustos 1918’de kurulan “Darü'l-Hikmetü'l-İslâmiye”ye (Yüksek İslâm Akademisi), kendisinin haberi olmadan üye tayin edilmiştir. Bu tayin, Bediüzzaman’ı, gerek savaştan önce, gerekse savaş yıllarında gösterdiği olağanüstü gayret ve başarılarından dolayı çok takdir eden Genel Kurmay Başkanı Enver Paşa’nın teklifi ve Sultan Vahidüddin’in İrade-i Seniyyesi (onayı) ile gerçekleşmiştir. Bu kurumda ordu temsilcisi olarak önemli bir konumda olup, takdire şayan büyük hizmetlerde bulunmuştur. Telif ettiği çok değerli eserlerini, aldığı maaşa karşılık, halka meccanen (karşılıksız) dağıtmıştır.
Bu sıralarda İngilizler, sinsi faaliyetleriyle halk arasında bölücülük yaparak, halkı kendilerine taraftar yapmaya çalışıyorlardı. Böylece, birçoklarını ve bazı hatırı sayılır âlimleri bile kendilerine taraftar yapmışlardı. Hatta, bazı önemli âlimlerin de içinde bulunduğu “İngiliz Muhipler Cemiyeti” (İngilizleri Sevenler Derneği) adıyla bir dernek bile kurulmuştur. Bu karışık ortamda Bediüzzaman Said Nursî, büyük bir gayret göstererek İngilizlerin dessas (aldatıcı) ve koyu bir İslâm düşmanı olduğunu anlatıp, halkın büyük bir kısmını, özellikle ulemayı (âlimleri) İngilizlerin aleyhine çevirmeyi başardı. Bu tehlikeli ortamda, kefenini boynuna takıp, gece gündüz demeden çalışıyordu. Yayınladığı “Hutuvat-ı Sitte” (Şeytanın Altı Oyunu) adlı eserini el altından dağıttırmış, böylece İngilizlerin oyunlarını büyük ölçüde bozmuştu. Ayrıca, İngiliz Anglikan Kilisesi Başpapazının, alaycı bir tavırla, Osmanlı Meşihat (Diyanet İşleri) Dairesine sorduğu bir takım sorulara altı yüz kelimeyle cevap istemesine karşılık Bediüzzaman, cesur ve pervasızca İngilizlerin zalimliklerini yüzlerine vurarak, kısa ve hakaretli bir cevap vermiştir. Bu hususu Bediüzzaman Said Nursî “Mektubat” isimli eserinde şöyle belirtmektedir: “Bir zaman İngiliz Devleti, İstanbul Boğazının toplarını tahrip ve İstanbul’u işgal ettiği hengâmda, o devletin en büyük daire-i dînîyesi (din işlerini yürüten makamı) olan Anglikan Kilisesinin başpapazı tarafından, Meşihat-ı İslâmiye’den (Şeyhülislâmlık Makamından) dînî altı sual soruldu. Ben de o zaman Darü’l-Hikmeti’l-İslâmiye’nin âzası (üyesi) idim. Bana dediler; ‘Bir cevap ver. Onlar altı suallerine, altı yüz kelime ile cevap istiyorlar.’ Ben dedim; Altı yüz kelime ile değil, altı kelime ile de değil, belki bir tükürük ile cevap veriyorum. Çünkü o devlet, işte görüyorsunuz, ayağını boğazımıza bastığı dakikada, onun papazı mağrurane üstümüzde sual sormasına karşı, yüzüne tükürmek lâzım geliyor. Tükürün o ehli zulmün o merhametsiz yüzüne!” (Bediüzzaman Said Nursî, Mektubat. Yeni Asya Yayınları, İstanbul – 1997, s: 405)
Diğer taraftan 12 Ocak 1920’de son olarak toplanan Osmanlı Mebusan Meclisi (Osmanlı Parlamentosu), çalışmalarını sürdürmüştür. Osmanlı mebusları (milletvekilleri) kendi aralarında “Felâh-ı Vatan” (Vatanın Kurtuluşu) adıyla bir grup oluşturarak, 27 Ocak 1920’de “Mîsak-ı Millî” (Millî Yemin) kararlarını aldılar. Bu durumdan rahatsız olan İngilizler, ümit bağladıkları Osmanlı Parlamentosu’ndan da bir sonuç alamayınca, yeni bir takım girişimlerde bulundular. İlk olarak 16 Mart 1920’de Mebusan Meclisini basarak, Osmanlı mebuslarını tutuklamaya başladılar. Kaçmayı başarabilen mebuslar ise Ankara’ya gelerek. TBMM’ye katıldılar.
Bundan başka boş durmayan İngilizler, halkın ahlâkını bozmak suretiyle direnme gücünü kırmak ve kendilerine taraftar yapmak için çeşitli girişimlerde bulundular. Bunlardan biri de, gemilerle içki getirerek Müslüman halka parasız olarak dağıtmalarıydı. Bu durum karşısında da boş durmayan Bediüzzaman, değerli birkaç âlim arkadaşıyla birlikte 5 Mart 1920’de “Hilâl-i Ahdar” (Yeşilay) adıyla bir cemiyet kurdular. Günümüze kadar hâlâ varlığını sürdüren bu cemiyetin amacı, içki ve benzeri zararlı maddelerle mücadele edip, halkımızı bunlara karşı korumaktır. Bu konuda da büyük çaba sarf ederek içkinin yaygınlaşmasını önlemeye çalışmışlardır.
Amaçlarına ulaşmak için sinsice plânlar üreten ve her yola baş vuran İngilizler, bir ara baskı yoluyla Şeyhülislâm Dürrizade Abdullah Efendi’ye, Anadolu’daki Kuvâ-yı Milliye faaliyetlerine karşı fetva verdirdiler. Bediüzzaman Said Nursî bu fetvaya karşı çıkarak; “İşgal altındaki bir memlekette, İngilizlerin emri ve tazyiki altındaki bir idarenin ve Meşihatın (Şeyhülislâmlık Makamının) fetvası mualleldir (sakattır), mesmu olmaz (değer verilmez). Düşman istilâsına karşı harekete geçenler, asi değillerdir, fetva geri alınmalıdır.” deyip, düşmanın lehinde verilen bu fetvanın etkisiz hâle gelmesine çalışmıştır.
Bediüzzaman’ın bütün bu faaliyetleri ve yayınladığı karşı fetvası, İngilizlere büyük engeller teşkil ediyordu. Nihayet, İngiliz orduları başkomutanlığı, onun hakkında vur emri çıkartmıştır. Bu durumu öğrenen Bediüzzaman, hiç telâş etmeden “Tevekkeltu alallah (Allah’a tevekkül ettim), ecel birdir değişmez” diyerek, faaliyetlerine devam etmiştir. Fakat, İngiliz Başkomutanlığı, Anadolu’yu iyi tanıyan danışmanlarının “Eğer Said Nursî İngilizler tarafından öldürülecek olursa, özellikle Doğu Anadolu’daki aşiretlerin ebediyen İngilizlere düşman olacağını ve İngilizlerin işlerini büsbütün zorlaştıracağını” belirtmeleri üzerine, bu kararı geri almak zorunda kalmıştır.

BEDİÜZZAMAN’IN ANKARA’YA DÂVET EDİLİŞİ:
İstanbul’daki bütün bu faaliyetler ve gelişmeler, Anadolu’daki Kuvâ-yı Milliye’nin ve özellikle yeni kurulan TBMM ve onun hükümetinin işlerini büyük ölçüde kolaylaştırıyordu. Bediüzzaman'ın bu faaliyetlerini yakından takip eden TBMM ileri gelenleri, başta Mustafa Kemal, Mareşal Fevzi Çakmak ve diğer bazı üyeler, şifreyle defalarca Ankara’ya dâvet ettiler. Fakat, birtakım gerekçeleri göz önünde bulundurarak İstanbul’dan ayrılmak istemeyen Bediüzzaman, her dâvet edilişinde “Ben tehlikeli yerde mücahede (Allah yolunda mücadele) etmek istiyorum. Siper arkasında mücahede etmek hoşuma gitmiyor. Anadolu’dan ziyade burayı tehlikeli görüyorum” diyerek, gitmemiştir. (Bediüzzaman Said Nursî, Tarihçe-i Hayat, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul – 1997, s: 124)
Kendisine ait bazı gerekçelerle İstanbul’da mücadelesini sürdüren Bediüzzaman, bir yandan da İstiklâl Savaşı’nı desteklemek gayesiyle birkaç talebesini daha önce Ankara’ya göndermişti. Nihayet eski Van Valisi dostu Mebus Tahsin Bey vasıtasıyla dâvet edildiği için kendisi de gitmeye karar verir. Bazı dostları tarafından Gebze İstasyonundan trenle uğurlanarak, Kurban Bayramından üç gün önce Ankara’ya gelir. Ankara İstasyonunda şehrin ileri gelenleri, âlimler ve bir grup milletvekilinin de bulunduğu kalabalık bir halk topluluğu tarafından büyük bir coşkuyla karşılanıp, önce şehrin her tarafı gezdirilir. (19 Kasım 1922) 
Bediüzzaman’ın gelişi, Ankara’ya yeni bir canlılık getirmiş ve şehri ayağa kaldırmıştı. Kendisinin coşkulu ve alâyişli karşılanmasına rağmen, Ankara’yı oldukça karışık ve sıkıcı bulur. Kalabalık çekildikten sonra da, ilk iş olarak hemen Ankara Kalesi’ne çıkıp derin bir tefekküre (düşünceye) dalar. Buradaki duygularını, daha sonraki yıllarda neşrettiği “Lem’alar” adlı eserinin, “İhtiyarlar Lem’ası” adını verdiği Yirmi Altıncı Lem’a’da anlatmıştır. (Bediüzzaman Said Nursî, Lem’alar, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul – 1997, s: 287)
Bediüzzaman Said Nursî, Ankara Kalesi’nden indikten sonra Hacı Bayram Camii civarında bir eve yerleştirilir. Üç gün sonra TBMM’ye götürürler ve milletvekilleri tarafından alkışlarla karşılanır. Bir grup milletvekilinin hazırladığı ve Meclis tarafından alkışlarla kabul edilen bir önergeyle Mecliste bir “Hoşamedi” (Hoşgeldin) töreni düzenlenir. Tören sırasında yapılan dâvet üzerine, dinleyiciler locasında bulunan Bediüzzaman Said Nursî, kürsüye gelerek, zafer için duâ eder. Böylece Ankara’daki faaliyetlerine başlamış olur.

BEDİÜZZAMAN SAİD NURSÎ’NİN ANKARA’DAKİ HİZMETLERİ
Ankara’da, ummadığı durumlarla karşılaşan Bediüzzaman, özellikle TBMM’de dîne karşı bir lâkaytlık (gevşeklik) ve garplılaşmak bahanesiyle Türk Milleti’nin kutsî mefahir-i tarihiyesi olan Şeâir-i İslâmiye’ye (İslâm Sembollerine) karşı bir soğukluk görür. Hatta, dine karşı gizli bir faaliyetin olduğunu keşfettiği için çok üzülür ve hemen faaliyete geçer. Bu hususu yine Lem’alar isimli eserinin, “Tabiat Risâlesi” ismini verdiği 23. Lem’anın başlarında şöylece açıklar: “Bin üç yüz otuz sekizde Ankara’ya gittim. İslâm ordusunun Yunan’a galebesinden neş'e alan ehl-i imanın kuvvetli efkârı içinde, gayet müthiş bir zındıka fikri, içine girmek ve bozmak ve zehirlendirmek için dessasane (aldatıcı bir şekilde) çalıştığını gördüm. Eyvah dedim bu ejderha imanın erkânına (temellerine) ilişecek! O vakit, (...), o zındıkanın başını dağıtacak derecede Kur’ân-ı Hakîm’den alınan kuvvetli bir bürhanı (delili), Nurun Arabî Risâlesinde yazdım. Ankara’da, Yeni Gün Matbaasında tab ettirmiştim. (Bu risâle, ‘Hubâb’ ismini verdiği eseridir.) Fakat maatteessüf (üzülerek belirteyim ki) Arabî bilen az ve ehemmiyetle bakanlar da nadir olmakla beraber, gayet muhtasar ve mücmel (kısaca) bir surette o kuvvetli bürhan, tesirini göstermedi. Maatteessüf, o dinsizlik fikri hem inkişaf etti, hem kuvvet buldu. Bilmecburiye, o bürhanı Türkçe olarak bir derece beyan edeceğim….” (Bediüzzaman Said Nursî, a.g.e., Yeni Asya Neşriyat, İstanbul 1998, s: 239).

MEDRESETÜ’Z-ZEHRA İÇİN ÇALIŞMALAR
Bediüzzaman Said Nursî’nin, tâ Sultan İkinci Abdülhamid Han zamanından beri gerçekleştirmek istediği bir ideâli, “Medresetü’z-Zehra veya Camiü'l-Ezher” mânâsında, bütün İslâm âlemine ışık tutacak bir eğitim müessesesinin kurulması idi. Onun gayesi, din ilimleriyle fen ilimlerinin bir arada okutulmasıydı. Çünkü, onun eşsiz değerdeki tesbitlerinden biri de şudur:
“Vicdanın ziyası, ulum-u diniye (din ilimleri)dir. Aklın nûru, fünûn-u medeniye (fen ilimleri)dir. İkisinin imtizacıyla (birlikte öğrenilmesiyle) hakikat tecelli eder. O iki cenah ile talebenin himmeti pervaz eder (tam bir aydın olur). İftirak ettikleri (ayrıldıkları) vakit, birincisinden taassup, ikincisinden hile, şüphe tevellüd eder (doğar).” (Bediüzzaman Said Nursî, Münâzarât, İstanbul-1998, s: 127.)
Sultan Reşad’ın Rumeli gezisi sırasında, Kosova’da büyük bir İslâm Darülfünunu’nun (İslâm Üniversitesi’nin) tesisine teşebbüs edilmişti. Geziye katılan Bediüzzaman, orada hem İttihatçılara, hem Sultan Reşad’a der ki: “Şark, böyle bir darülfünuna daha ziyade muhtaç ve Âlem-i İslâm’ın merkezi hükmündedir.” Bunun üzerine Şark’ta bir Darülfünun’un açılacağı vaat edilir. Sultan Reşad Kosava'daki üniversite için bütçeden yirmi bin altın liraya yaklaşan bir tahsisat ayırtmıştır. Balkan Harbi’nin çıkmasıyla (1912), Kosova istilâ edilir. Bunun üzerine Bediüzzaman Said Nursî, Sultan Reşad’a müracaat ederek, Kosova Darülfünunu için tahsis edilen on dokuz bin altın liranın, Şark Darülfünunu’na aktarılmasını talep eder. Bu talep kabul edilir ve Van Gölü kenarındaki Artemit (Edremit)’te Darulfünun’un temelleri atılır. Fakat, bu defa da Harb-i Umumî (Birinci Dünya Savaşı)’nın zuhuriyle bu teşebbüs yine geri kalır. (Bediüzzaman Said Nursî, Tarihçe-i Hayat, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul1998, s:95)
Bediüzzaman, Ankara’da, bu idealini hayata geçirmek için tekrar faaliyete geçerek en birinci maksadı olan Şark Darülfünunu’nun tesisi için uğraşmaktan kat’iyen geri durmadı.
Bu idealini de, Mustafa Kemal'le görüştüğü sırada gündeme getirmiş ve onayını almıştır. Proje, Meclis’te imzaya açılır. Bu sırada Bediüzzaman meb’uslar heyetine der:
“Bütün hayatımda bu darülfünunu takip ediyorum. Sultan Reşad ve İttihadçılar, yirmi bin altın lira verdiler. Siz de o kadar ilâve ediniz.”
O zaman, yüz elli bin banknot vermeye karar verirler. Bunun üzerine Bediüzzaman, “Bunu meb’uslar imza etmelidirler” der.
Bazı mebuslar “Yalnız, sen medrese usûlüyle, sırf İslâmiyet noktasında gidiyorsun. Halbuki şimdi garplılara benzemek lâzım” deyince, Bediüzzaman: “O vilâyât-ı şarkiye, âlem-i İslâmın bir nev’î merkezi hükmündedir; fünun-u cedide (yeni fenler) yanında, ulûm-u diniye (din ilimleri) de lâzım ve elzemdir. Çünkü, ekser enbiyanın (peygamberlerin) Şark’ta, ekser hükemanın (filozofların) Garp’ta gelmesi gösteriyor ki, Şarkın terakkiyatı (yükselmesi) din ile kaimdir. Başka vilâyetlerde sırf fünun-u cedide okuttursanız da, şarkta her halde millet, vatan maslahatı namına, ulûm-u diniye esas olmalıdır. Yoksa, Türk olmayan Müslümanlar, Türk’e hakikî kardeşliğini hissedemeyecek. Şimdi bu kadar düşmanlara karşı teavün ve tesanüde (yardımlaşma ve dayanışmaya) muhtacız.”
Bu hakikatli maruzat üzerine, muhalifler dışarı çıkıp, yüz altmış üç mebus o kararı imza ederler. (Bediüzzaman Said Nursî, a.g.e., s. 128, 129.)

 
DEVAM EDECEK
 
NACİ TEPİR
[email protected]
Okunma Sayısı: 2922
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
  • Bilâl Tunç

    19.11.2011 00:00:00

    Bedîüzzamân’la ilgili yazılarda; kişi ve yer adları ile târihlerde sehivsiz bir yazı nerede ise hiç yazılmıyor/yazılamıyor..
    1) Bitlis’te esir düşmesinden, firar edip İstanbul’a gelinceye kadar geçen sürenin tamâmı 2 yıl, 3 buçuk ay olup, İstanbul’a muvâsalatı, 17/18 Hazîran 1918’dir. 12 Ağustos 1918, D. Hikmet’in kuruluş değil açılış merâsiminin yapıldığı târihtir.
    2) 1922’nin Kurban Bayramı 4 Ağustos.. Bedîüzzamân’ın 1 Ağustos’ta geldiğinin isbâtı?
    3) Ankara İstasyonunda şehrin ileri gelenleri, âlimler ve bir grup milletvekilinin de bulunduğu kalabalık bir halk topluluğu tarafından büyük bir coşkuyla karşılanıp, önce şehrin her tarafı gezdirilir. (19 Kasım 1922)
    Bu söylenenlerin kaynağı?
    19 Kasım 1922’den Ankara’ya gelişi kastediliyorsa Kurban Bayramından 3 gün önce geldiği bilgisine uymuyor.. Meclis’teki Hoş geldin merâsimi kastediliyorsa.. bu târih, 9 Kasım 1922’dir.

(*)

Namaz Vakitleri

  • İmsak

  • Güneş

  • Öğle

  • İkindi

  • Akşam

  • Yatsı