Eski Said’den Yeni Said’e, oradan Üçüncü Said dönemine uzanan süreçte Bediüzzaman’ın temel hedefinin iman hakikatlerini muhafaza etmek ve toplumun manevî ıslahını sağlamak olduğu ifade edildi.
Adana - Beytullah Avcı
Gazetemiz temsilcisi Süleyman Uçar, Adana’da “Eski Said, Yeni Said ve Üçüncü Said Dönemleri” başlıklı bir konferans verdi. Programda Bediüzzaman Said Nursî’nin hayatı, düşünce dünyası ve hizmet anlayışı üç temel dönem üzerinden değerlendirildi.
1- Eski Said dönemi
1878–1920 yıllarını kapsayan Eski Said döneminde Bediüzzaman’ın, daha çok toplumsal meseleler, eğitim reformu ve İslam dünyasının geri kalmışlığı üzerine yoğunlaştığı belirtildi. Bu dönemin merkezinde, Medresetü’z-Zehra projesi yer aldı. Bu projenin İslâm ve insanlık âlemini, hem maddî, hem de manevî açıdan kurtaracağını ifade eden Uçar, Bediüzzaman Hazretlerinin şu sözlerine yer verdi: “Vicdanın ziyası, ulûm-u diniyedir. Aklın nuru, fünun-u medeniyedir. İkisinin imtizacıyla hakikat tecellî eder. O iki cenah ile talebenin himmeti pervaz eder. İftirak ettikleri vakit, birincisinde taassup, ikincisinde hile, şüphe tevellüd eder.”

2- Yeni Said dönemi
1920–1950 yıllarını içine alan Yeni Said döneminde Bediüzzaman’ın siyasetten çekilerek tamamen iman hizmetine yöneldiği vurgulandı. Bu dönemin en belirgin özelliğinin Risale-i Nur Külliyatı’nın telifi olduğu ifade edildi. Yoğun baskılar, sürgünler ve mahkemelere rağmen iman hakikatlerinin sistemli şekilde yazıldığı ve topluma sunulduğu belirtildi. Konferansta, bu sürecin temel gayesinin “imanı kurtarmak ve böylece toplumu ihya etmek” olduğu dile getirildi. Uçar, bu dönemde Üstad Bediüzzaman’ın saff-ı evvel talebeleriyle birlikte, sürgün, hapis, baskı ve bütün manilere bedel, son sürat hizmetlere devam ettiğini belirterek, “Bütün imanî rükünler, Kur’ân, hadis ve din ve fen ilimlerinden alınan aklî, naklî ve ilmî delillerle topluma aktarılarak, tabiri caizse, küfür ve dinsizliğin beli kırıldı” ifadesini kullandı.
3- Üçüncü Said dönemi
Uçar, 1950-1960 yıllarına tekâbül eden bu dönemin en önemli özelliğinin Bediüzzaman Said Nursî’nin bir taraftan hürriyet ve demokratik hayatın içinde faaliyetlere devam edip, mevcut siyasî ortamı dinin hizmetine kanalize ederken; diğer taraftan Kur’ân hakikatlerini geniş kitlelere yayma çalışmalarını birlikte yürüttüğüne dikkat çekti. Ayrıca bu dönemin, baskı ve sürgünlerin azaldığı, eserlerin toplumla daha rahat buluştuğu bir geçiş süreci olduğunu vurguladı.

Değişmeyen çizgi: İman merkezli hizmet
Konferansta dikkat çekilen en önemli vurgu ise, üç dönemin farklı şartlara rağmen aynı ana eksende birleştiği oldu. Buna göre Bediüzzaman’ın hayatı boyunca:
- İman hakikatlerini koruma
- Kur’ân merkezli bir düşünce geliştirme
- Toplumun manevî ıslahını hedefleme çizgisinden hiç ayrılmadığı ifade edildi.
Ahirzamanda rahmet ümidi
Uçar, ahirzamanın toplumsal ve manevî krizlerine dikkat çekerek İslâm’ın gelecekteki rolüne ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Uçar, şu ifadeleri kullandı: “Ahirzamanın tam ortasında, Hz. Peygamber’in (asm) metodu ile bütün insanlığı içinde bulunduğu kaoslardan kurtararak, kıyamet öncesi insanlığa bir gül mevsimi yaşatacağı müjdelerinin bir an önce tahakkukunu rahmet-i ilâhiyeden bekliyor ve ümit ediyoruz. Çünkü şu istikbal inkılâbatı içinde en yüksek gür seda İslâm’ın sedası olacak ve hâkim yalnız Kur’ân ve İslâmiyet olacaktır.”
“O zat, Risale-i Nur’dur”
Uçar, Risale-i Nur’un, iman hakikatlerini güçlü bir şekilde izah ettiğini belirterek şöyle devam etti: “Kur’ân elmaslarından Mektubat adlı Kur’ân tefsirinde İmam-ı Rabbanî tarafından müjdelendiği ifade edilen: ‘Ahirzamanda mütekelliminden bir zat gelecek, hakaik-i imaniye ve Kur’âniyeyi ilmî, aklî ve naklî delillerle iki kere iki dört eder katiyetinde ilân ve ispat edeceğini, söyleyerek ‘Keşke ben o adam olsaydım’ demiştir. Bediüzzaman ise, ‘O adam, adam değil Risale-i Nur imiş’ diyerek buna açıklık kazandırmıştır. Hatta kendisine ilim dünyasınca verilen ‘Bediüzzaman’ lakabını da Risale-i Nur’a devretmiştir.”
Hürriyet, başıboşluk değildir
Bediüzzaman Said Nursî’nin, Kur’ân-ı Kerîm’de yer alan “Veşâvirhüm fi’l-emr” (işlerde onlara danış) düsturunu meşrutiyetin esası olduğunu ifade ettiğini, Bediüzzaman’ın meşrutiyet ve doğru demokratik sistem anlayışında hak, hürriyet ve adaletin merkezî bir yer tuttuğunu belirten Uçar, hürriyetin sınırsız bir serbestlik olmadığına dikkat çekerek, nefsin ve başkalarının zararını gözetmeyen anlayışın insanî bir hürriyet sayılamayacağı ifade etti.
Adalet-i mahza
Hz. Ali’nin adalet-i mahza anlayışına atıf yapan Bediüzzaman’ın, hukuk sisteminde Kur’ân’ın “Hiçbir günahkâr başkasının günahını yüklenmez” ayetini esas aldığını aktaran Uçar, “Buna göre adalet ve hukuk sisteminde, suç ispat edilinceye kadar, masumiyet karinesi esas olmak üzere, suçun şahsîliği esas olup, suçlunun anne babası, akrabası, aşireti, köylüsü mesul olmaz” diye konuştu.
Terakkînin reçetesi
Eski Said döneminde Bediüzzaman’ın Doğu Anadolu’yu dolaşarak halka meşverete dayalı yönetimin önemini anlattığını, şahıs merkezli istibdadın ise toplumsal çöküşe sebep olduğunu söyleyen Uçar, Bediüzzaman’ın Şam Emeviye Camii’nde yaptığı konuşmada İslâm dünyasının geri kalış sebeplerini ve çözüm yollarını ortaya koyduğu hatırlatarak şunları kaydetti: “Bediüzzaman, İslâm dünyasının meşrutiyet-i meşrua ile maddeten ve manen terakkî edeceğini, ayrıca islâm âlemini medeniyette geri bırakan altı çeşit hastalıkları ve bunun tedavi reçetelerini, 150 büyük âlimin içinde bulunduğu on bin kişilik bir cemaatin hazır bulunduğu bir ortamda Şam Emeviye Camii’nde dile getirmiş ve buna istinaden telif edilen ve birçok dünya diline tercüme edilen Hutbe-i Şamiye adlı eseriyle bunu teyid etmiştir.”
Din, siyasete alet edilemez
Uçar, şöyle devam etti: “Üstad Bediüzzaman, her üç döneminde de Kur’ân’ın “Ve lâ teşterû bi âyâtî semenen kalîlâ” (Benim ayetlerimi az bir menfaat karşılığında değiştirmeyin.) hakikatine istinaden, dinin siyasete ve dünyaya alet edilmesine şiddetle karşı çıkmış, bilâkis siyasetin dinin hizmetinde olması gerektiğini ifade etmiştir.”
Müsbet hareket, hizmetin esasıdır
Uçar, Bediüzzaman’ın tüm hizmet anlayışında müsbet hareketi esas aldığı belirtilerek, din hizmetlerinde zorlamanın değil tebliğin esas olduğunu ifade etti. Bu çerçevede ise, “Ve mâ ale’r-rasûli ille’l-belâğ” (Rasulüm sen ancak bir tebliğcisin, hidayet vermek Allah’ın vazifesidir) hakikati doğrultusunda ehl-i imanın vazifesinin zorlamadan, kavl-i leyyinle ancak hakkı halka tebliğ ve ilân olduğunu söyleyerek sözlerini tamamladı.